Abdülhak Hâmit Tarhan'dan Recaizade Ekrem Bey'e

Memleket-i Tuyûr,1 5 Mayıs 1884

Ekrem-i muhterem, birader-i mükerrem,2

Ah yine gönlümün tesellisi geldi... Yani mektubun ki martın yirmi üçüncü günü yazmışsın, bir haftadır anınla meşgul ve müteselliyim. Fikrim bu şairane mütalaadan başka iştigal istemiyor. Mektubunu okumak, mektu­buna cevap yazmak, mektubunu düşünmek istiyorum. Bu hediyye-i uhuvvet3 bana ne yolda vâsıl oldu, sana söyleyeyim mi? Bu mahsul-i edebe4 nasıl destres oldum,5 yazayım mı ? Bak dinle-Evet sen yazılan şeyleri dinlersin -:

Bir buçuk ay oluyor ki Memleket-i Tuyûr'a6 nakl-i aşiyan ettim.7 Kuş­larla hemsaye, hemnişin olduk.8 Bombay'daki ağacımı unutamam, o baş­ka. Lâkin bu cihan-ı hürriyyet, bu âlem-i tabiî efkâr ve hayalarımın ilelebed mesiresi olacaktır.9 istanbul'un dağları bu kûhistan-ı ceberûtîye nisbet10 bir oyuncak, mâhtâbı buranınki yanında taklit, gurubu bu daire-i inkılap güneşinin gurubuna nazaran tasavîr-i masnûadan11 addolunabilir. Fakat vatan değil, ben vatanımı severim. Ben öyle yerleri vatanım içün görmek isterim. Mathiran, yirmi-yirmi beş kıt'a yekdîgere muttasıl dağlardan teşekkül etmiş bir silsile-i ser-berâsmandır.12 Her tarafı orman, seksen doksan kadar aşiyanı şamildir;13 lâkin kuş yuvaları dahil değil: Anlar ehali-i as-liyyesidir, insanlar misafir. Bu vahşi mevkide Avrupa sayfiyeleri tarzında beşuş14 ve yine o sayfiyeler gibi muntazam ve mefruş olan evimiz bir cihetten ormana, bir cihetten Bombay şehriyle sahra ve deryaya ve her cihetten Bârgâh-ı Kibriya'ya nazır bir yerdir.15 Fakat benim gönlüm Bârgâh-ı Kib­riya'yı da vatan hal ve heyetinde ister.

Lâtife söylemiyorum Ekrem, buranın kuşları lakırdı söylüyorlar. Ta'mik-i sathiyyat ile me'luf olan ben16 bu kuşlarda insaniyet görüyorum, ruhaniyet buluyorum. Her sabah beni bîdar - yahut ikaz - eden17 bu tabiat şairlerinin elhanıdır,18 tebşir-i tulûa müekkel olan bu ülûhiyet şairlerinin19 nevîd-i rûh -resânıdır,20 kuşların, şafaktan gelen bu elvan-ı zevi-1-hayatın,21 o hürriyet aşıklarının her sabah icra, evet icra ettikleri esvât-ı lâtife çağlayanının nebe-ânıdır.22 Bunların içinde arada havlar, nehkeder,23 sayha çeker,24 kahkaha­larla güler ecîb-i tuyûr2S dahi mevcuttur ki mevkiin vahşetine çesban26 olduğu içün hoşa gidiyor, dehşetinde safa gösteriyor. Maymunları unutma­yalım ki buranın pek çok erkeklerinden daha zeki ve pek çok kadınlarından daha güzeldirler. Meselâ yemek yediğimiz odadan görüyoruz, anlar da ağaç­larda taam ediyorlar. Bunların çınar ve menâr cesametinde27 bir ağaçtan diğer ağaca atlayarak, sürü ile bir dağdan obir dağa geçişlerini gördükçe kızım Hamide gibi gülüyorum, oğlum Hüseyin gibi şaşıyorum. Bu müsteh-za28 hayvanların bizimle ne derecelere kadar temeshur ettiklerini29 burada gelüp de görmeli.

Lâkin aslan, kaplan... Bunlara karşı da çocukluktan beri kalmış bir kor­ku. Evet, ekseriya, sesleri, bazı kerre de kendileri ormanımızda dolaşıyor­lar. Bende henüz bitmeyen bu korku çocuklarda yeni başlamak lâzım gele-ceğiyçün geceleri uşaklar nevbetçidir. Uşaklar dedim de şu faciayı yazmak hatırıma geldi: Geçen sabah sipahilerimizden biri memlekette canavar deni­len bir karganın ağzında bir kuş yavrusu görür, biçareyi paralamasına meydan bırakmaz, taş atar, karga yavruyu bırakup firar eder.

Bu sırada kuşun pederiyle validesi orada peyda olup çırpınmağa baş-layadursunlar, bizim hanım yavruyu tutup bir kafese koydurur. Yani dam30 kurar, kafesin kapusu açık ve ince bir kaytan ile bağı bırakılur. Bu suretle valideynin31 ikisi de çocuklarıyla beraber kafeste kalır. Bunlar Mathiran'ın en meşhur hanendelerinden olarak renkleri güzel, vücutları ise kıymetli, ba­balı imiş. Artık bizim evde o gün bayram, şenlik. Her ne ise kuşlar o derece muztarip32 ve mütevahhiş33 ki bir an heyecandan hâlî kalmadılar.

Gece yatak odamıza aldık, yattık. Bir de sabahleyin bakalım ki üçü de terk-i hayat etmişler. Müteheyyiç ruhları vahşetserâ-yı hürriyete 33a uçmuş, gitmiş. Bu vak'a bütün ev halkını dilgîr etti;34 fakat bana başka yolda tesir etti. Elbette sana da o yolda tesir eder.

Bir hafta oluyor ki bir gece üzeri açık kürsi-i revân'a suvar olarak35 bu dağdan indim, nısf-ı şebden sonra36 Bombay'a gittim. Kaleme vardığımda baktım ki etraftan birçok mektuplar gelmiş. Senin uhuvvetnamen37 de an­ların içinde idi ki mütalaasına zihnimi toplamak için evvelce sair mekâtîbi38 okudum, badehu o edebiyat mesiresinde seyrana başladım. Var ol Ekrem... Beni yine ihya ettin.39 Kader bir kerre iktiza-yı hayat etmiş, peder bir kerre bâdî-i vücut olmuş, sen daima ihya ediyorsun40 beni.

Evet, beni sevdiğin içün mektublarıma intizar edeceğini bilirim. Ben iki aydır geceleri keyfsiz ve gündüzleri iyiyim. Mektup yazmağa mâni keyfsizlik değil, takatsizliktir. Ruhlarımız, gönüllerimiz bir olduğunda şüphe yok. Lâkin biz niçün beraber olamıyoruz?. Kemal, Ekrem, Sezai, Hâmit41 biz bir vücuduz, ne şüphe... Yazık ki bu vücudun kuvâ ve havâssi42 ne kadar mecmu ise43 âzası44 o kadar müfterik.45 Benim fikrim, dediğin gibi, güneşe rakip, yahut güneşe karip değil, belki sizin envâr-ı irfanınızdan zînasiptir.46 Âlem-i edebiyatımızın, ki Şinasi'nin eser-i inşasıdır,47 Kemal ile sen tulü ve gurubunu, şimşekleriyle yıldızlarını gösterdiniz. Ben ise bundan müs­tefit ve müstafîz olarak bir kirmahter peyda oldum.48

Âfâkî sohbeti munazarat-ı edebiyyeye tercih etmesem bile pek severim. Lakin başkalarıyla değil, illâ sizinle. Pek çoklanyla lakırdı etmeğe üşeni­rim, sükûtu tercih eder, yahut anlar söylerken ben düşünürüm.

Evet buranın sıcakları başladı, istanbul'un bitmiyor dediğin soğukları şimdi hatırlardan bile çıkmış, unutulmuştur. Sıcağı severim. Burada ise öyle tehammül olunmaz raddelerde değil, meselâ en şiddetlisi otuz beş santigradı - fakat hane içinde - geçmiyor. Lâkin daimî. Lâkin bu hal Bombay'a mahsus. Mathiran'da geceler soğuk, sabah serin, gündüz birkaç saat epeyce sıcak.

Artık suya giremez oldum. Çünki ne zaman girersem, dişlerim donuyor. Şimdilerde ise gece nefesim tutuluyor. Bir de ekser uykuya dalarken başım seğriyor, sanki başıma demirle uruyorlarmış gibi haykırarak fırlıyorum. Bu hal çok yazı yazdığım ve yorulduğum vakıtlarda oluyor. Gündüzde bu halin zihnimde endişesi kalıyor. Etıbba49 bu hastalığıma hazımsızlık diyorlar. Bense bunu bir sekte-i beyniyye50 âsârı zannederek korkuyorum. Gerçi bu hastalık bende on beş seneliktir, lâkin bu kadar şiddetli ve devamlı değil idi. Her ne ise... Rutubet diyorsun. O mübarek burada bir ay istidat edüp51 beş ay mümted olurmuş.52 Vakt olurmuş ki Bombay'da bir ay güneş görünmez imiş, daima yağmur yağarmış. Bu hal daha şimdiden sinirlerime dokunuyor. Biz o mevsimde Pona'ya gideceğiz. Pona, Bombay'a altı saat mesafede vâki' bir şehr-i kadîm ve meşhurdur. Geçen gün ev aramak üzere gidüp gezdim. Tarifi sonraya kalsun. Hem ne hacet. Bundan sonraki mektubum tahminime göre inşallah orada yazılacaktır.

Hindistan'da hazar, yahut huzur, seferberlikte makdur olabilir.53 Her­kesler hava şikârına çıkıyorlar.

Bu mürekkep de ne kadar berbat şey. - Yazamıyorum. Kalem de ince, kalem açmayı54 bilmem ki - ben istanbul'un o rutubetli günlerini "tandur" başında geçirdim55. îbnülmûsa56 o tennurun57 haküsteridir.58 Mathiran'da sabahleyin bir yere çıktığım yok. Akşamları çoluk çocuk gâh yayan, gâh da - burada ihtiraza mahal olmadığı içün -59 atlara binerek gezmeğe gidiyo­ruz. Yalnız Bombay'a gideceğim günler mahut sandalyalara60 biniyorum.

Burada "fikr-i şairanemin urûcunu"61 filanı tecrübe edemedim. Çok şey düşünüyor isem de hiç bir şey yazamıyorum. Bura mahsulüm, yalnız, bir tercümeihalim var ki aşağıda bilmünasebe bahsedeceğim.

Yüksek yerler, kuşlar, evet cibal62 bilmem hayallerin çıktığı, yahut in­diği yerlere yakın olduğuçün mü sevilir?.. Yoksa sâfilinden63 bir dereceye kadar uzak düştüğü içün mü? Her nasılsa sevilir. Kuşlar içün natamam bir manzumem var idi. Bulursam bu mektupta görürsün, sanıyorum ki bu hafta sana şiir gönderemeyeceğim.

Kuş olsan ilk menzilin bizim Mekleket-i Tuyûr64 olurmuş, lâkin orada da çok zaman kalamazmışsm. (Dur şu murdar mürekkebi değiştireyim.)

Şu dakikada ah Ekrem... Bahçede o kadar güzel kir kuş ötüyor ki, - ötüşü o kadar güzel ki - ne diyeyim, zannediyorum ki semâdan henüz nüzul etmiş yeni bir fikr-i şairanedir... İnsanları pek sâf il65 gördüğüyçün zihinlere tenezzül etmiyor da66 yine semâya avdet etmek istiyor.

Ah! Ah! Ah! Burada olsan da işitsen. Bu küçücük kuşcağıza âlem-i hayal de kafes gelse becâdır.67

Şüphe yok, burada da çok zaman kalamazdın. Biz Cennette de çok za­man kalmayı istemeyiz. Bu da vücutlarımız fani, yahut fikirlerimizdeki te­beddül hali baki olduğundan mıdır bilmem...

Güzel İngiliz kızının mahbübu olan çirkin Hindli bu günlerde güzeller diyarına, yani Londra'ya gidiyor. Avdetinde istanbul'a gidecek. Ben de bir mektup vereceğim de seninle görüşecek.

Benim - zarafet-i sûriyye,68 mahâsin-i maneviyye69 - meselesinde itika­dım, yahut itikat demek istediğim hayalim senin tecrübene bilmem mukarin midir?70 Ben demek isterim ki güzellik mahâsin-i maneviyyenin71 yüze ur-muş asarıdır. Bir güzel yüzlü kadın terbiyesiz olur, ahlâksız olamaz. Terbi­yesizlik ise dediğin gibi soğukluğu münticdir.72

Sevilir çirkinlere gelince: Fikrim Abdürrahmân-ı Sâlis'e meftun olan Tezer'in73 hasbihalinde gösterdiğim gibidir, Muharrikât-ı hissiyyatta74 çehre­leri güzel, yahut hüsünleri muntazam ve mükemmel olmasa celb-i kalbe bazı kerre bir nazar, bir tavır veya bir eser-i hüsn-i ahlâk75 kifayet eder.

Bugün muharrikât-ı hissiyyattan76 bahsedemeyeceğim, diyorsun. Sen o yolda "mebâhis"77 yazsan, ben da sana tahrik-i hissiyyat edecek78 bazı havadis verirdim.

Güneş kapanmış, canın sıkılıyormuş. Ben de semânın o kapanık halini hiç sevmem. Fasit fikirler gibi karanlıkta düşünmeği tecrübe etmedim.

Karanlıkta hiçbir şey yapamam. Güneş aydınlığını severim. Fikrim güneşte açılır. Bilmem biçare Milten79 nasıl yazarmış? En parlak eseri mahsûl-i zulemattır.80 Yani - Paradi Perdü - 81 ki nûr-ı basarını82 gaip ettikten sonra eşi'a-nisâr-ı tulü olmuş83

Duhter-i Hindî - Cemile - nin84 bir suretini mi çıkarup da Ebüzziya'ya85 vereceksin? Talim-i Edebiyyaf6 seni tetabbu-ı âsâra87 alıştırmış da böyle şeylere üşenmiyorsun. Yok, yok, beni sevdiğindendir o tekellüfü88 ihtiyar buyuruyorsun. Yani eserimin yâdellere düştüğünü istemiyorsun da resmini çıkarup veriyorsun.

-  Ebü'n-nevm-i senin seveceğin tabiî, benim am sair asarına tercih ede­meyeceğim ise yine tabiî.

Ben bazı kerre beğenmemek içün şiir yazarım. Bu tabiat sende yok mudur ? - Şebâneniz var - manzumesini bana da yolladılar. Fakat bir halde ki tanıyamadım. Beis yok.

-  Zincir ile bağlı bir kız - a destres olamaz isem89 acırım, Çünki gaip ol­ması öleceğine, ölmesi ise bilâhare cadılanacağına delalet eder. (hortlamaktan cadılanmak ehven geliyor, değil mi?..)

Naci'yi90 biz biraz beğeniriz, anın bizi hiç beğenmesi lâzım değil. Şi'ri pek selîs. O kadar selâsete ben az şiirde tesadüf ettim. Lâkin dediğin gibi arada mubalâgat-i acemânenin de fevkma çıkıyor.91 Oraya çıkmak kolaydır, öyle çıkışa i'tilâ denilmez,92 sade bir irtika denilebilir;93 fikr-i şairane kanadla çıkar, nerdibanla çıkmaz. Asar-ı mütercemesinin94 - asıllarına mutabık mı­dır bilmem ? - hüsn-i tabiata ne kadar muvafık olduğunu görmüşsündür. Ben ana bir zaman fırsat düşmüş iken Sait Paşa95 ile Berlin'e gitmeği tav­siye etmiş idim, kabul etmedi. Eğer gitmiş olsaydı bize şiirleri başka dürlü gelirdi. Senin Talim'e96 aldığın şeyleri kendi tarzında ne kadar güzel!

Hakikat-i edeb97 ne demek olduğunu bu halk anlamayacak, diyorsun. Teessüf olunur, amma zararı yok. Biz o halktan kendimizi istisna edüp yolumuza gidelim. Halin muhassenâtmı daima istikbal takdir eder.98 Mama­fih, âsârı manzur,99 vücudu ise bir emr-i mahfi ve mestur olmakta100 edeb-i hakiki101 vücud-ı ilâhi102 gibidir. Allah bizi bir yere getirmese bile asarımızı birbirinden ayırmaz.

Fatih Ziyaretnamesi,103 Selim Ziyaretnamesine104 elbette benzemez. Çünki Selim içün yazdığım sâniha10S ve Fatih içün yazdığım niyyettir. Birin­cisini istemişlerdi, ikincisini istedim.

Bizim hemşirezade Osman, bu iki manzumeyi Selim-i Evvel ile Fatih derecesinde farklı buluyor. Osmanın bazı asarını görüp beğenmişsin öyle mi?.. Eğer o çocuğu bazı umûr-ı beytiyye105 ile işgal etmeseler, yani kendi istidadına bıraksalar büyük bir şair olur. Gerçi şairliğe hiçbir şey mâni-i vücut değildir, lâkin pek çok şeyler vardır ki zuhurunu tehir eder. İnsan muammer olsun,107 her şey mukadder olur.108 (Ben de seni obir sahifeye da­vet ederim.)

Kâğıdı böyle tutayım ki daha çabuk yazarım.

Ufkun meşhuru müteharrik ise de doğrusu sakindir109 zannediyorum. Anın içün müteharrik yazmak110 nasıl olur deye sormuştum.

"Kürsi-i İstiğrak"ım beğenmek istemişsin. Ben de senin hatırın içün anı sevdim. Lakin sana ben "Yeşillik" unvanlı bir manzume daha göndermiş idim. Acaba göndermemiş mi idim? Andan bahsetmiyorsun. Mütalaanı isterim.

"Hindistan'daki Odam"da iltizam-ı garabet ettiğimi112 söylüyorsun. Misal olarak da,

Leblerin çerhtan kılup îsal,

Öper ezhârı şems bîperva113

beytini getiriyorsun. Ekrem'im, kardeşim, şu sözüme itimat et, hiç de bir mâna verme: Benim yazdığım şeyler içinde güzel buldukların, yani muhassenât114 hep muktebesâtgır,115 garip gördüğün hayaller ise mahsul-i zattır.116 Ben garabeti hiç te iltizam etmiyorum. Yalnız o benden ayrılamıyor, ne yapa­yım?

Handeler buseden kalup hâmil

San olurlar çemende rayiha-zâ117

beytini şarka müntesip bulmuşsun. Kemal'e, Sezai'ye de yazacağım. Bakalım anlar ne derler? Bana sorarsan ben bu beytin içinde bir kusur buluyordum, amma ne olduğunu tayin edemiyordum, galiba ifadece dahi biraz bozuk, öyle değil mi?

Peki, Zemzemeu% gelsin. Fakat Zemzeme gelsin. Ben anı Ekrem'in değil­dir diye okuyayım. Hele burada elime geçse birkaç günler mütalaasına Mathiran kuşlarının demdemesini119 Vallahi feda ederim. İhmal etme gönder.

Ateşpare'yi120 görmedim, Şerare'yi121 göreceğimi de bilemem. Zannım-ca o âteş-zeban122 şairimiz, edebiyyat âleminde bir yangın yapmak istiyor. Sezai'nin vakti olsa da bir "yıldırım" çıkarsa ne âlâ olurdu... Benim eski sıhhatim yerinde olsa öyle bir şey yazardım, Birinci Zemzeme'ye123 karşı Ateşpare ve İkinci Zemzeme'yem karşı Şerare çıkarmak tuhaflığına karşu.

Siz yine muhabereye başlamışsınız. Ben Hazret-i Üstad'm125 henüz maz-har-ı hitabı olamadım.126 Namizaçlığın mübeddel-i afiyet olduğunu127 Rifat128 tebşir ediyordu. Hazret-i Müşarünileyhe129 ben de yalnız bir kerre yazabil­dim. Bu da kısa yazmak istemediğimden, uzun ise yazamadığımdan.

Ah Ekrem! Ben vaktiyle aylarca mütemadiyen yazardım. Sardanapal,130 ki üç bin beyti hâvidir, yirmi dört günde elimden çıkmış idi. Nazife'yi131 iki günde ikmal etmişidim. Yazdığım şu mektup gibi, günde beş altı mektup yazardım. Şimdi ise dört sahifelik bir mektubu bir günde itmam edemi­yorum. Çünki hastalanıyorum. Geçende gayret edüp de iki günde tercü-meihalimi yazdım. Hâlâ seyyiesini çekiyorum.132 Başım  eğilmek,  zihnim

düşünmek istemiyor, kalbim çarpıyor, nefesim tutuluyor, ah bu gece ne kadar rahatsız idim.

Bahaeddin'in133 haberini biraderden alıyorum.

Resimler istediğim gibi değil idi. Sana ileride daha mükemmellerini gön­deririm.

Ihtilat etmiyor musun134 diye soruyorsun. O hal bize âlem-i hâbta135 vaki oluyor. Ertesi gün de vücuden perişan oluyorum.

Resmim hakkında gösterdiğin suret-i kabule teşekkür ederim. Biçareye yalnız can vermemişsin.

Ruhi Bey136 bana kâğıt yazmış idi. Tezkiretü'ş-şuarâsı içün tercümei-halimle Şinasi ve Ziya manzumelerini137 yazup bizim Sahib Beyzadeler'e138 yolladım ki sana irae ettikten139 sonra Ruhi Bey'e vereceklerdir. Sen o en-cümen-i edebe dahil olmak arzusunda niçün değilsin ? Üstad140 rağbet edin­ce davete sen de icabet etmelisin. Yoksa sensiz olarak bu encümene girmekte ben isabet etmemiş olurum.

Mâdâmki evvelce gönderdiğim manzumelerin Ebüzziya'ya,141 Tercü-man'a,142 filana vermeği münasip görmüşsün, eğer - Yeşillik - manzumesini Sahib Beyzadeler143 sana takdim ettilerse anı da lütfen Ruhi Bey'e îta buyur. Çünki senden bunları talep ve rica etmesini Ruhi Bey'e yazmıştım.

Artık burada sözü keseyim mi ? Ah pek çok yazacak şey varsa da takat yok... Sezai istediğin kadar sık yazmıyormuş. "Anlaşılan aldığı cevapları beğenmiyor" diyorsun. O nasıl lakırdı? Sezai'nin Londra'da en büyük tesellisi Ekrem ile Hâmit'ten mektup almaktır. Hep derd-i edebe şifa arayan­lardan değil miyiz?

Sezai'nin İkinci Talim'e144 gireceğinde şüphe yok. Fakat şu Tezki-retü'ş-şuarâ'ya da girse, diyorum. Efkârı, daire-i eş'ara sığmadığıyçün şiir söylemez. Ruhi Bey gibi şairler ise Sezai'ye mahsus olan mensur şiirden an­lamaz.

Benim vaktiyle Tercüman'a145 verilen "Pek Severim" manzumesine Sezai' nin bir naziresi olduğunu söylüyordun. Nazire nezdinde mevcut ise Ru­hi Bey'e versen nasıl olur?

Beni sık sık yâd et Ekrem... Unutma ki vatanından yirmi beş gün uzak bir memlekette, daima seni düşünür bir biraderin vardır. Baki uhuvvet-i haki-kıyye ve edebiyye.146

Birader-i   kemterin147 Müştakın148

Abdülhak   Hâmit

Obir sahifeye bir şeyler yazabileceğim.  İçinde bir fahriyye varsa bana ait değildir. Bahrimuhitin dalgaları hakipâymı takbil eden149 bir şahs-ı muhayyele aittir. Öyle değil mi? Manzumenin kavâfisinde150 iltizam-ı intizam et­medim. Gelişigüzel yazdığım içün revişi151 güzel olamadı. Hatimesinde kim bilir ne kadar garabet görürsün.151

A.H.

{Mektuplar I, istanbul 1916, s. 128-147) Sadeleştiren: Orhan Saik GÖKYAY

Açıklamalar: 1 Kuşlar ülkesi. Hâmit Mathiran'a bu adı veriyor. 2 Sayın Ekrem, büyük kardeşim. 3 Kardaşhk armağanı. 4 Edebiyat ürünü. 5 Ulaştım; bu nasıl elime geldi. 6 bkz. çıkma 1. 7 Yuvamı götürdüm; evimi götürdüm. Hâmit burada "aşiyan" kelimesiyle oynuyor. 8 Kuşlarla gölgemiz bir, oturduğumuz yer bir. 9 Düşüncelerimizin ve hayallerimizin sonsuzluğa değin gezilecek yeri, gezisi olacaktır. 10 Ulu, yüce dağlara göre. 11 Yapma tasvirler, resimler. 12 Başları göklere yükselmiş sıradağlar. 13 Yuva vardır; ev vardır. 14 Güler yüzlü, iç açıcı. 15 Ulu Tanrı katma bakan. 16 Yüzde olanları derinleştirmeye, sırrına ermeye alışmış olan ben. 17 Uyandıran yahut uyaran. 18 Ötüşleri. 19 Güneşin doğuşunu bildirmek görevi verilmiş olan bu Tanrılık âleminin şairleri. 20 Ruha ulaşan bir müjde; insanın gönlüne gelen bir muştu. 21 Can­lı renkler (kuşlar). 22 Güzel sesler çağlayanının akmasıdır. 23 Anırır. 24 Feryat eder, bağırır. 25 Kuşlarm en görülmedikleri; kuşların en şaşılacak olanları. 26 Lâyık, yakışır. 27 Minare büyük­lüğünde, minare uzunluğunda. 28 Kendileriyle alay edilen. 29 Maskaralık ettiklerini, sarakaya aldıklarını, alay ettiklerini. 30 Tuzak. 31 Ana ile babanın; dişi kuşla erkeğinin. 32 Çırpınan. 33 Ürkek. 33a Hürriyetin, özgürlüğün kırlarına. 34 Üzdü, açındırdı. 35 Tahtırevana binerek; adamların yahut katırların taşıdığı bir tür sedye. Dört adamın omuzlarına bağlı olarak ya da fil, deve ve başka hayvanların taşıdığı dört tarafı perdelerle kapalı bir oda. 36 Gece yarısından sonra. 37 Kardeşlik mektubun, (bu doğrudan mektup demektir, fakat kardeşçe yazılmış olduğu için böy­lesi mektuplara "uhuvvetname" denir). 38 Mektuplar. 39 Bana yine can verdin; can vermişçesine beni sevindirdin. 40 Kader bir kez bana hayat vermeyi gerektirmiş; alnıma yazılmış, bir kez dünyaya gelmişim, ama sen bana durmadan can veriyorsun (Hâmit, burada "ihya" sözcüğünün Türkçemizde hem "birine can vermek, birini diriltmek" anlamı, hem de mecaz olarak "birini, ona can vermişçesine, onu yeniden hayata döndürmüşçesine sevindirmek" anlamıyle oynuyor. 41 Namık Kemal, Recaizade Mahmut Ekrem, Samipaşazade Sezai ve Abdülhak Hâmit. 42 Me­lekeleri ve duyguları. 43 Bir arada bulunuyorsa, toplu ise. 44 Organları. Burada üyeleri demek istiyor. 45 Ayrı, dağılmış. 46 Sizin bilgi ışıklarınızdan pay almıştır. 47 Şinasi'nin meydana getir­diği bir yapıdır. 48) Yararlanmış ve feyz almış bir ateşböceği olarak meydana geldim. 49 Tabipler, hekimler. 50 Beyin durması; beynin çalışmaması. 51 Sertleşip. 52 Sürermiş. 53 Hindistan'da, bir yerde yerleşip oturma ya da iç rahatlığı, yolculukta, bir yerden bir yere göçmede elde edilebilir. (Hâmit bu cümlede hem "barış" hem de "bir yerde oturma" anlamına gelen "hazar" sözcüğü ile "biryerden bir yere gitme" ve aynı zamanda "savaş hali" anlamına gelen "seferberlik" sözcüğü ile oynuyor. 54 Eskiden yazı yazmak için kamış kalem kullanılırdı. Bu kamışlar belli bir uzunlukta kesildikten sonra bir ucu keskin bir kalemtıraşla, yazanın isteğine göre yarılırdı. Buna "kalem aç­mak" denir. Bugün de kullanılan bu deyim biraz değişik anlamdadır. 55 Hâmit 1881 kışında Rize'de bulunduğu sırada. 56 Hâmit'in tiyatro eserlerinden biri, öteki adı "Zatü'l-cemal"dir. 57 Tandır. Odanın ortasında çukurca bir yere konan ateşin üzerine yüksekçe bir iskemle, ya da benzeri bir şey konarak üstüne yorgan gibi bir örtü konur ve evdekiler bu örtünün altına ayaklarını uzatarak ısınırlar, doğuda bugün de bu yolda ısınılır, buna "tennur=tandır" denir. 58 Kül. 59 Çekinmeye neden olmadığından. 60 Bildiğimiz sandalyalara; tahtırevanlara, bkz. çıkma 35. 61 Yukarı çık­tığını, göğe yükseldiğini. 62 Dağlar. 63 Alçaklardan; alçaklarda bulunanlardan. 64 bkz. çıkma 1. 65 Aşağıda, alçak. 66 Tenezzül sözcüğü hem "inmek, aşağıya inmek" hem de mecaz olarak olduğu yüksek yerden aşağı basamağa inmek anlammadır. 67 Yerindedir, yakışır, lâyıktır. 68 Dış kibar­lık, görünüşteki kibarlık, incelik. 69 îç güzellikleri, ahlâk güzellikleri. 70 Yakın,  eş.  71 bkz. çıkma 69.72 Sonucunu verir, doğurur. 73 Hâmit'in bu adı taşıyan eseri ve bunun kadın kahrama­nı. 74 Duyguları harekete getirmekte. 75 Ahlâk güzelliğinin ürünü. 76 bkz. çıkma 74. 77 Meb-hasler, bölümler, bir konu üzerinde yazılmış olan bölümler. 78 Duyguları harekete getirecek. 79 Milton (1608-1674), İngiliz yazarı ve şairi. 1652' de iki gözünü de kaybetmiştir. 80 Karanlıkların ürünüdür. 81 Paradise Lost, Milton'un kör olduktan sonra yazdığı ünlü yanıt. 82 Göz nurunu, görmeyi. 83 (Güneş) doğuşunun ışınlarını saçmış (meydana gelmiş, ortaya çıkmış anlamına). 84 Hâmit'in Hindistan'la ilgili bir tiyatrosu. 85 Ebüzziya Tevfik (1848-1913), Türk yazarı, gazete­cisi, yayımcısı ve basımcısı. 86 Recaizade Mahmut Ekrem'in edebiyatla ilgili konuları örnekle­riyle işleyen yapıtı. 87 Yapıtları okuyup incelemeye. 88 Zahmeti, emeği. 89 Bu adı taşıyan şiiri elde edemezsem. 90 Muallim Naci. 91 Acem abartmalarımn üstüne çıkıyor. 92 Yükselme, yücelme 93 Çıkma, bir araçla yükselme. 94 Çevirdiği yapıtlarının. 95 Süleymaniye'li Sait Paşa. Muallim Naci Efendi kendisinin özel yazıcısı ve Akdeniz Adaları vilâyetinde mektupçusunun başyazıcısı idi. Sait Paşa, Akdeniz Adaları valiliğinden Berlin elçiliğine gönderilmişti. 96 bkz.   çıkma 86. 97 Edebiyatın gerçeği, gerçek edebiyatın ne olduğu. 98 Bugünün iyiliklerini, güzelliklerini yarın değerlendirir. 99 Yapıtları meydanda, eserleri görünmekte. 100 Bir gizli ve örtülü iş. 101 Gerçek edebiyat. 102Tanrı'nın varlığı. 103 Hâmit'in Fatih'in türbesini ziyaretle yazdığı şiir. 104 Hâmit'in Yavuz Sultan Selim'in türbesini ziyaretle yazdığı şiir. 105 İlham, esin. 106 Ev işleri. 107 Ömürlü olsun, uzun yaşasın. 108 Her şey elde edilir. 109 "Ufuk"sözcüğünün doğrusu "ufktur". 110 Bundan dolayı "ufuk" diye yazmak. 111 Hâmit'in tanınmış şiirlerinden biri ki Hindistan'da iken yazmıştır. 112 Tuhaflığı, herkese benzemeyen bir yol tuttuğumu. 113 Dudaklarım göklerden uzatıp güneş, çiçekleri çekinmeden öper. 114 Güzellikler. 115 Alıntılar, başkasından almanlar. 116 Kendimin-dir. 117  Gülüşler, öpücükten gebe kalıp sanki çemenlikte   kokular doğurur.  118  Recaizade Ekrem'in şiir kitabı. 119 Homurtu. 120 Muallim Naci'nin şiir kitabı (ateş parçası  anlamına). 121 Muallim Naci'nin şiir kitabı (kıvılcım anlamına). 122 Ateş-dilli (Muallim Naci'nin şiir kitap-lanna dokunuyor). 123 bkz. çıkma 118.124 Recaizade Ekrem'in aym adı taşıyan ikinci şiir kitabı. 125 Namık Kemal. 126 Onun hıtâbma eremedim (bana mektup yazmadı). 127 Keyfsizliğin, iyi­liğe dönüştüğü. 128 Namık Kemal'in güveyisi Menemenlizade Rifat Bey. 129 Namık Kemal. 130 Hâmit'in tiyatrolarından biri. 131 Hâmit'in tiyatrolarından biri. 132 Kötü sonucunu çekiyorum, kötülüğünü, belâsını çekiyorum 133 Ziverpaşazade Bahaettin Bey, Recaizade Ekrem'in büyük kardeşi Celal Bey'in güveyisidir. 134 Eşinle birleşiyor musun? 135 Uyku âleminde, uykuda, düşte. 136 Ali Ruhi Bey, eski yolda yazan güçlü bir şair. 137 Hâmit'in Şinasi ve Ziya Paşa hakkında yazdığı iki manzume. 138 Hâmit'in kızkardeşi Fatıma Fahrünnisa Hanım'm kocası Sahip Bey'in çocukları. 139 Gösterdikten. 140 Namık Kemal. 141 bkz. çıkma, 85. 142 Tercüman-ı Hakikat gazetesi. Ahmet Mithat Efendi'nin başyazarlığı ile 27 haziran 1878'de her gün öğleleri çıkarılmağa başlamış büyük gazete. 143 bkz. çıkma 138. 144 Recaizade Ekrem Bey'in Talim-i Edebiyatı'mn ikinci cildi olacaktı, ama çıkmamıştır. 145 Bkz. çıkma, 142. 146 Gerçek ve ölümsüz kardaşlık. 147 Güçsüz kardasın. 148 Seni özlemiş olan. 149 Ayağının tozunu öpen. 150 Ayaklarında, kafi­yelerinde. 151 Gidişi, tutumu. 152 Bitiminde kim bilir ne kadar tuhaflık, yadırganacak  yerler görürsün.

Bu yazıyı paylaşın