I
Azizim, efendim,
Şahsınızı bilmiyorum; müfit (faydah), mugaddi (besleyici) mahsuller veren dimağınızı tanıyorum. Şahsın ne ehemmiyeti var? Her gün hesapsız çehreler görürüz, hemen unutur geçeriz; bunların içinde fikrinin cevheriyle zihnimizde yer tutan kaç kişi bulunabilir?
Bir memleket yalmz toprak çiftçileriyle yaşamaz, beyin zürrâı (tarımcıları) daha mühimdir. Biz müsinler (yaşlılar) zamanımızı yaptık. Şimdi terakkinin hedimkâr (yıkıcı) fırtınaları karşısında titriyor, sallanıyoruz. Aşınmış sabanlarımızın altındaki toprak dermansız kollarımıza pek katı geliyor.
Biz olgunlar hazin sisler arasından hayatın mağribine (batısına, batı ufkuna), hilkatin meçhulât kuyusuna inerken doğan yeni güneşin altında çahşmağa tarlalara koşan gürbüzleri görmekten haz ve teselli alıyoruz. Bilmem ki yüreğimin hakkınızdaki takdirini şu birkaç satırla arz edebildim mi?
Dağ başında tam bir münzevi hayatı yaşadığım için bizim evin müsa-fereti şehir ziyaretlerine benzemez. Binaenaleyh bazı izahata lüzum görüyorum:
Hanenin asıl kapısı garp cihetindedir; fakat keçilerin bile zor çıkacakları sarp bir mevkide olduğu için burası bir zincirle daima kilitli durur. Şark tarafında bir kümes kapısı açtık, oradan girip çıkıyoruz. Lâkin üzerinde ne halka vardır, ne tokmak... Ne çan, ne çıngırak... Yerden iri bir taş almalı, kefareti budur diye aşındırıncaya kadar tak tak çok kuvvetli vurmalı. Çünkü içeride ilk gümgümlere koşacak kadar hassas kulaklı insan yoktur. Bazı zâirler (ziyaretçiler) duyuramadan dönüyorlar; merdümgirizliğim (insandan kaçıcıhğım) hasebiyle bu iptidaî sağır kapının çok faydasını görüyorum.
Aziz meslektaşım, bu izahatı herkese vermem. Zedelemekten çekin-meyerek kapıyı açtırmcaya kadar taşlamalı, Diyojen'in fıçısından içeriye girmeli.
Bu defa telgrafınıza bedel sizinle müşerref olacağıma rabt-ı ümid ile (umut bağlayarak) arz-ı meveddet ederim (sevgilerimi sunarım) efendim.
6 Kânunuevvel 1926
II
Muazzez meslekdaşım Refik Ahmet Beyefendiye
Kokotlar Mektebi'ni takdim ediyorum. Eser Vakıf te tefrika edilirken fuhşa mektep açılıyor zannıyle koparılan yaygaralara hâlâ gülüyorum. Asırlardan beri ilim mekteplerinin uslandıramadıgı insanları bu muhayyel fuhuş mektebi mi baştan çıkaracak?
Fuhşun cemiyet içinde ve bazan gül yapraklarıyle örtülü asıl yataklarından tecahül edip (bilmezlikten gelip) de bu kitabın sahifeleri arasında arayan malûl (hasta) kafalara bu neşe kıtlığında beraber gülelim, azizim.
17 Kânunusani 1929 (Refik Ahmet Sevengil: Hüseyin Rahmi Gürpınar, 1944, s. 162-165)
Sadeleştiren: Cevdet KUDRET
III
Benim iyi ve karagün dostum, muhterem efendim,
Ben içimin sıkıntısından gidecek yer arıyorum ve icabetimden (Bir yere vardığımdan) beş dakika sonra da "Ben buraya niçin geldim" diye pişman oluyorum.
20 Ağustos 1933
IV
Pek aziz, pek muhterem efendim,
... istanbul'dan hareketimden1 bir gün evel hatıra defterime kaydettiğim satırlardan birkaçını buraya alıyorum: "Yağmur camları yıkadı. Matemi dinmez bir göz gibi, halâ göklerden damla damla kasvet yağıyor. Dağ başındaki inziva evimde yaşadığım hüzünlü saatler, çile dolduran dervişler gibi, ruhumu tasfiye ediyor (arındırıyor). Alelade (basbayağı) zamanlarda üstünkörü bir bakışla görüp geçtiğim şeyler, şimdi bana ürküntü verecek birer derinlik alıyor. Ada'daki bir mezar, bütün dünyayı nazarımda kabristana çevirdi.2 Nereye baksam, baş ucuna tahta parçası dikilmiş bir toprak kümesi görüyorum. Kalabalığı içinde tek başıma kaldığım vatanımdan muvakkat bir ayrılışla gidiyorum. Leyleklerin göçtüğü, kırlangıçların uçtuğu nurlu ufuklara!... Biraz da, çölün kızgın kumları üzerine yaşlarımı serpeyim. Bakalım ehramların heybetleri önünde ne duyacağım? Burnu, kulağı kırık Ebülhevl'in {Mısır'daki Guizeh Sfenskî) cüzzamlı bir cadı gibi uzaklara bakan falcı gözlerden ne anlayacağım."
Hepsini gezdim. Hiç bir emosyon {coşku) duymadım. Artık neşeyi de, gamı da kanıksayan, sinirleri porsumuş bir ihtiyar olduğumu anladım. Müzeyi gezerken, nasılsa gözlerim bir aynaya tesadüf etti. Aman ya Rabbi! Kendimi ne kadar göçmüş, kurumuş, sararmış gördüm. Oradaki antika tabutlardan birinin içine uzanmış olsaydım, Avrupalı enayi seyirciler beni de mumya sanıp, kim bilir kaçıncı Ramses devrine nisbetle, katalogda numaramı arayacaklardı.
Mısır'a vusulümden {varışımdan) üç gün sonra sefarethanemize giderek pasaportumu kaydettirdim. Bu muameleyi yapan sempatik genç bir kitap bürosunun gözünü çekti, benim bir romanımı çıkardı:
—"Beyefendi, sizinle maddî teşerrüfümüz bugün oluyor, fakat çoktandır siz benim manevî hocamsımz." dedi. Cumhuriyet Bayramı'nda sefarethane suvaresine beni de çağırdılar, gittim, orada, istanbul'da bana hiç kısmet olmayan bir talihe eriştim:
Hükümet hesabına bir kadeh şampanya içtim...
1352 {1934) senesi Ramazanının teravihini Camiülezher'de kılacağım ömrümde aklıma gelmezdi. Rafikanız hanımefendiye niyhayetsiz hürmetler, senalar, Fatuş hanıma tükenmez dualar. Bu cübbe, sarık diyarı'ndan başka ne gönderilebilir?
22 Teşrinisani (Kasım) 1933
V
Çok aziz beyim-efendim,
İnsan hayatında iki defa emekliyor: Beşikten çıktığı vakit, tabuta gireceğine yakın! Çocukken ana baba var, tutarlar. İhtiyarın tutunmak için uzattığı ele karşı çehreler dönüktür. Bakışlarda "Artık sen git" istiskali var gibidir. İkinci çocukluk da birincisi kadar teşvike muhtaçtır. Bahusus {özellikle) benim gibi, maişetleri, suyu çekilmiş bir dimağ fabrikasının çıkaracağı demode {modası geçmiş) fikir işlerine münhasır kalanlar...
Kânunusani (Ocak) 1934
VI
Taltifkâr {lutfunu esirgemeyen) efendim,
Hemen hemen üç rubu asırlık {üç çeyrek yüzyıllık) hayat sellerinin taştan taşa hırpalaya hırpalaya mansıba indirdiği, bereli bir kütük gibiyim.
Kopacak son seylâpla adem ummanının meçhuliyetine (yokluk denizinin bilinmezliğine) yuvarlanacağım. Bu hiçliğin karanlığı önünde göz kırpmadan nöbetimi bekliyorum, belki bu kış, belki gelecekte... Her halde çok uzak değil...
Geldim, gidiyorum, ama yetmiş yıllık varlığımdan ne bırakacağım? Aleksandr Duma per, ölürken oğluna sormuş:
— Doğru söyle, benden bir şeyler kalacak mı? Oğlu, babasını temin etmiş, fakat bugünkü yıkıcı terakkinin enkazı arasında, değil altmışlık yetmişliklerimiz, otuzluklarımız bile, böyle bir suale kalkışmak cesaretini gösterebilecekler mi? Üzerinden sekiz sene geçen îbare, ifadece Tutîname'ys dönüyor. Biz, iki buçuk asırlık Evliya Çelebi'yi okuyup anlıyoruz, lâkin otuz yıl sonra, bugünkü Türkçemizi anlayacak bir Türk bulunacak mı? ...
26 Temmuz 1934 (Refik Ahmet Sevengil: Hüseyin Rahmi Gürpınar, istanbul 1944)
Sadeleştiren: Şükrü KURGAN
1 Hüseyin Rahmi, 1933-1934 kışını geçirmek üzere Mısır'a gitmişti.
2 Rahmetli Albay Hulusi'nin mezarı.
Bu yazıyı paylaşın