Muallim Naci'den Ahmet Mithat'a

Efendimiz hazretleri!

Üçüncü yüce mektubunuzu okuyup yararlandım ve memnun oldum. Her fıkrası gönül yüceliğinize, düşüncelerinizin doğruluğuna tanıklık edi­yor. Zaten sizin gibi kamuya bilgelik dersi vermek üzere yaratılmış bir seçkin yazarın kültür şarabının oluğu olan bilge kaleminden, başka türlü söz çıkması düşünülebilir mi ? (...)

Bu mektubunuzun en çok hoşuma giden yerlerinden birisi, "ubûdiyet"-in (kulluğun) gerçek Tanrı'ya özgü olması gerekeceği gerçeğini gösteren son parçasıdır. Ne kötü alışmışız! Şuna arz-ı ubudiyet (kulluk sunma), buna arz-ı ubudiyet! Bundan ne elde ederiz? Ara yerde gerçeğin kaybolması. Öyle değil mi ? Bu garip ubudiyet yalnız kişinin yüzüne karşı sunulmuyor, mek­tuplaşmalarda da çoklukla buna uyularak zavalh masum kalemlerimiz dahi günaha sokuluyor.

Küçük sayılan bir adam büyük sayılan bir adama bir mektup yazmak istiyor. Kalemi kâğıdı eline ahyor. Kalemi bir kere hokkaya batırıyor. Ama bu batırış yazmak için değil. Ne bileyim ne için! Kuru bir süs müdür nedir? Başlıyor düşünmeğe! Düşünüyor, düşünüyor! Bu hal ile belki saatlar geçiyor. Fakat henüz kâğıdın üzerinde bir nokta bile görülmüyor. Nasıl görülecek? Kâtip beyefendinin zihni pek karışık. Arz-ı ubudiyet etmek is­tediği zatın yüceliğine uygun hiç bir deyim bulamıyor. Hatırına "ubudiyet­ten başka bir sözcük gelmiyor. Gözünde bu da pek küçük bir şey kalıyor. Belâya bakınız ki, o zatın iyi yazı yazmakla da ünü vardır. Ona hiç öyle gelişigüzel mektup mu yazılır? Saatlarca düşünmeli, hiç bir şey yazmamah! Bu uzun uzadıya düşünmenin sonucu olarak nihayet bir iki sözcük yaz­malı. Sonra onu da bozmalı. Yine derin derin düşünmeye başlamalı! Bu sırada ubûdiyetçi beyin hallerine pek dikkat etmeye gelmez; çünkü insan kahkahadan kendisini alamaz. Yüzü o kadar değişiklikler gösterir, o kadar tuhaflaşır ki, görenler, beyefendi, velinimetinin karşısında dalkavukluğa özgü gülünç haller göstermeğe çabalıyor sanırlar. Elindeki kalem durmadan hok­kaya varır gelir.

Böyle bir beye pek acımam, elindeki kaleme acırım. Zavallı kalem! Sen öyle ellerde Eyüp oyuncağına dönecek şey misin?..

Sakız'da "mümeyyiz" (başkâtip) adiyle mektubî (yazı işleri) kaleminde bulunmaya nasılsa lâyık görüldüğüm sürece bu yolda epey garip şeyler görmeyi başarmıştım. Sakız'da elde ettiğim yararların en büyüğü bu başarım­dır diyebilirim. Allah için, pek çok eğlenirdim. Fakat sonra bu eğlence can sıkıntısına çevrilir gibi oldu. Çünkü orada bulunan bazı uzmanların olağan­üstü ubudiyetini gereken yerlere sunmak için bendenizin kalemine baş vurulmaya başlandı. Ne yapılır? O kadar gelişigüzel kalem kullananlardan değilsem de, ister istemez yaltaklanma yazıları yazmağa, arz-ı ubudiyet yolunda parlak deyimler aramağa başladım. Bunlardan bazılarını ubudiyet sahibi olacak zata gösterince bol bol aferinler alırdım. Kimi zaman da bunun tersi olur, yazdığım şey hiç beğenilmezdi. Seziyorsunuz ya! Böyle beğenil­meyen müsveddeler, özentisiz yazılmış olanlardı. Öyle sade sözlü bağlılık yazıları yazmağa cesaret etmiş olmakhğımı - cafcafh, yaltaklanman yazmaya memur olduğum için - haksız mı buluyorsunuz ? Bulmayınız. Memur ol-dumsa düşünce özgürlüğümü de değersiz bir hediye gibi âmirime sunmadım ya! Kâh öyle, kâh da böyle yazarım.

Hem bendenizin devletten aldığım aylık, "ubûdiyetnâme kitabeti" (kulluk yazısı kâtipliği) gibi, düşündüğüme göre garip bir memurlukla il­gili görevleri yapmağa ayrılmamıştı; mektubî kaleminde mümeyyizlik ede­ne, yani o kalemde bu yere özgü olan devlet işlerini görene ayrılmıştı. Bun­dan dolayı, "ubûdiyetnâmecilik" (kulluk yazısı yazıcılığı) bütün bütün gö­revimin dışında bir işti. Bir memur, âmirinin kulluk yazılarını - hem de onun yaltaklanma zevklerine göre - yazmaya neden mecbur olsun? Bir me­murun borcu kanun çerçevesinde âmirine itaatten ibarettir. Kanunda, şa­tafatlı kulluk yazısı yazmak, ya da yazdırmak var mıdır ? Nedendir bilmem? Böyle şeyleri bir türlü aklım almaz. İşin en dikkate değer ve şaşılacak olan yanı şudur ki: Bendeniz o zamanları tabiatça (tabiatımca değil) bir kulluk yazısı yazdığım gün kalem işlerini büsbütün bırakmış olsam yine mazur, belki de övülmeğe değer görülürdüm. Oysa yalnız kalem işlerini görmeye memurdum. (...) Bu yolda epeyce kalem çürüttüğümü birinci mektubum-daki ubudiyet bildiren deyimlerden dahi anlamışsınızdır.

Siz de vaktiyle böyle yazıları çokça yazmış olmalısınız. Aldığım mek­tuplarınızdan öyle anlıyorum. Hatta epey uzun olan birinci mektubunuz­dan o büyültücü deyimler kaldırılacak olsa mektup kısa bir şey olur kalırdı. Bendenizin birinci mektubum da öyle. Gönül alıcı yazınızın son parçası nasıl olup da hoşuma gitmez? Ondan büyük bir müjde görüyorum; o da, sizinle özentisiz, özgürce söyleşebileceğimiz müjdesidir. (...) Sizin düşüncenizde olan bir adamın öyle boş özentilerden memnun olması olanağı var mıdır? Bu konuda birleşmiş olmamızdan anlatılamayacak kadar memnun oldum. Teşekkürler ederim. (...)

Galiba şiiri pek sevmiyorsunuz. Çünkü şimdiye kadar gördüğüm yüce yapıtlarınız içinde kendinizin olmak üzere pek az şiire rastlayabildim.

(...) Gerçi ciddî işlerle uğraşan bir bilgenin şiire o kadar eğilim göster­memiş olması uygunsuz sayılamaz. Bendenizin ise halim pek başkadır: "Şairim" diyemezsem de, "şiir severim" demekte hiç tereddüt etmem. (...) Varna'da pek çekilgence (münzeviyane) yaşardım. Benim için topluluk aramak yoktu. Yalnızlığı severdim. Beş on kitabım vardı, onlarla konu­şurdum. Bu halimi deliliğimden çok kendimi beğenmişliğime verirlerdi. Kibirlilik ünüm henüz Varna'da yaşıyordur sanırım. Ola ki, halimin içyü­zünü bilmeyen Varnalılara bendenizin sözünü edecek olsanız: "Adam, bırak şunu! Bu kadar yıl memleketimizde bulundu, kimseye selâm verdiğini görmedik." gibi bir söz işitebilirsiniz. Varna'daki çekilge (inziva) hali bende­nizi dünya hallerini gereği gibi öğrenmekten alakoymuştu. Sonra, şimdilik bildirmeği gerekli görmediğim bir nedenle, dervişane geziye çıktım. Dünya ne imiş biraz anladım, insanlar hakkındaki iyi sanım gittikçe kötü sanıya çevrildi, Sakız'da geçirdiğim zamanlar ise denememi tamamladı. İşte bunun içindir ki, zaten dünyanın sıkıntılı işlerine yönelmiş görünmeyen Naci, şimdi cihandan usanmış gibi bir haldedir. (...) Elbette dikkat buyurulmuş-tur: "Cihandan usandım" demiyorum, "Cihandan usanmış gibiyim" demek istiyorum. Dünyada sadık dostlar bulmak,bunlarla birlikte yaşamak gibi bir mutluluğa erişmeği dilemez adam mı olur? Fakat şimdi, öteden birisi çıkıp da: "Ne dedin? Dünyada sadık dost mu bulunur?" diyecek olursa, en hazır cevabım tasdik edici bir sessizliktir. Keşke böyle olmasa!..(...)

(Ahmet Mithat-Muallim Naci: Muhâberât ve Muhâverât, mektup 5, 1301)

Bu yazıyı paylaşın