Hazret-i Mithat!
Özentisiz söyleşmeğe razı olmanız memnunluğumu artırdı. Bu mektubunuzu öncekilerle ölçülemeyecek kadar tat olarak okudum. Pek şirin olmuş. Sade anlatımla hikmet söyleyen dilleri öpeceğim gelir. (...)
Kalemce (mektubî kaleminde) görevimi ne yolda anladığımı bildirmek üzere yazdığım fıkrayı, daha doğrusu fıkranın gösterdiği anlayışı beğenmişsiniz. (...) Aman hatırıma geldi! Bakınız ne garip bir memurluğum daha vardır: Bir zaman Yenişehirfener'e gitmiştim. Orada ne işim vardı? Bilir miyim? Neyse, gitmiştim. Az kaldı gelemeyecektim. Sebebini mi soracaksınız? Rica ederim, sormayınız; uzun gider. Şehirde epey bir süre kalenderce vakit geçirdikten sonra hiç ummadığım birinin uygun bulma ve iltimasıyle, açık yeşil sarıklı, soluk sarı abalı bir cinayet kâtibi olmayayım mı? Geliniz sizinle birlikte bir "Subhânallah!" çekelim. Bu önerimi garip bulmayınız; çünkü, bilmem nedendir, Naci'nin canilerle uğraşması uygun olmayacağı düşüncesinde bulunacağınızı sanıyorum. Bu memurlukta çalıştığım sırada - cinayetçilik nedir bilmediğim için-pek sıkılırdım. "Ben bu işin adamı değilim" diye çekilmek de kötü. Bizi o memurluğa koyan bir iki günlük velinimeti hemen utandırmak mı ya ? Çala-kalem çalışmalı. O vakit mahkemelerde ayrıca sorgu yargıçları da yoktu. Sorgu işi de benim üzerimde idi. Başladık canileri sorguya çekmeğe. Sözgelimi, bir herifin iki oğlu varmış, bir de kızı. Oğullarından birisi bilmem ne için kızkardeşini öldürmüş. Şöyle olmuş, böyle gitmiş. Artık bizim zavalh kalem her gün sayfalar dolusu soruşturmalar yazıyor. Bense:
Tahlîsine (kurtarılmasına) yok mu bir duacı?
Caniler içinde kaldı Naci!
beytini lanet yerine okuyup duruyorum. Bunu, soruşturmalar arasında nefes almaya meydan buldukça okurdum. Cevap veren olmazdı, gayet münasebetsiz bir sözle karşılık verilirdi. Sözgelimi, önümde duran, kim bilir kaç kâtip eskitmiş olan köhne çekmecenin üzerine henüz bıraktığım soruşturma kâğıtlarına göz atan başkan beyefendi âmirce yüzüme bakarak derdi ki: "Efendi! Siz galiba şimdiye kadar bulunduğunuz kalemlerde bol bol kâğıt bularak istediğiniz gibi müsvedde yapmaya alışmışsınız. Öyle olmaz. Bu kadar seyrek yazı yazılmaz. Ona kâğıt mı dayanır? Gelir olmuyor. Kaç aydır aylık alamıyoruz. İdareli davranmalı, birader efendi, idareli!"
(.. .)Gerçekten, yazıyı seyrek yazarım. Mektuplarım buna birer tanıktır. Bu da başka bir belâ değil mi ? Eli kalem tutmağa başlayalı sık sık yazı yazmamış bir adam seyrek yazmaktan nasıl vazgeçsin ? Yapamam. Vazgeçerim öyle kâtiplikten! Yeniden soruşturma başlayınca, başkan beyin nazikçe azarlamasının tekrarlanmasına meydan vermemek için gayet sık yazmağa çalışırdım. Hiç kabil mi? Bir de iki üç satır yazdıktan sonra bakardım ki sözcükler, satırlar yine her zamanki gibi seyrek düşmeğe başlamış. Yazıyı yeniden sık-laştırrrdım. Fakat yine sürdüremezdim. Sözün kısası, böyle, yazıyı sıklaş-tıra seyrekleştire elimdeki kâğıdı bitirirdim. Yazılarımın düzensizliğine şaşar kalırdım. Kendi kendime derdim ki: "Reis bey şu mahkemeyi yönetse bile, ben kendimi yönetemeyeceğim (...) Vay gidi özlü yapıtlar yazan elim vay! Daha kaleme sık yazı yazdırmak gücüne sahip değil. Ah! Hiç özlü yapıtlar yazan bir el böyle saçma soruşturmalar yazmakla mı uğraşır? Öyle bir el soruşturma ile değil, soruşturmayı gerektirecek işleri önleyecek, halka insanlık öğretecek yazılarla uğraşmalıdır. Her neyse! Bakalım şu mahkemeden yakayı nasıl kurtaracağım?" (...) Kâtipliği sürdüremedim. İstifa ettim. Zaten o soruşturma kâğıtlarını yazarken neler düşündüğümü başkan bey keşfedebilseydi bendenizi fena halde gözden düşürüp çoktan işten çı-karttırırdı ya! Bereket versin keşfedemiyordu da geçinmeğe çalışıyorduk. Nasıl istifa etmeyeyim? Bir zaman hayalimin geniş kırında yalnız güzeller kalabalığı geçerken, sorgu yargıcı olalı katiller alayı geçmeğe başladı. Şun-cağız dayanamaz oldum. Önceki âlemime döndüm. (...) Hiç, kişiden kaçar birinden sorgu yargıcı mı olur? Mahkeme başkanıyle, üyeleriyle görüşmekten usanan bir adamı canilerle görüştürmek istiyorlar! (...)
Sizin Tuna'daki mektupçunuz ne güzel adammış! İyiliksever bir çabayla nazım ve nesirde ilerlemenize çalışırmış. Bizim Sakız'daki mektup-çumuz öyle değildi. Bize bir şey öğretmedikten başka, kendisi dahi öğrenmezdi. (...) Bendeniz de öyle istek uyandırıcılara rastlayacak kadar mutlu yaratılmış olsaydım elbette bilim payım şimdikinden beş on kat çok olurdu. Her ne öğrendimse yalnız kendi kendimi isteklendirip çalışarak öğrendim. Daha doğrusunu söyleyim: İstek uyandıranım Tanrı idi. (• • •) Yaşıtlarımdan öylelerini bilirim ki, öğrenim olanakları her bakımdan hazır olduğu halde okumaktan, çalışmaktan çok nefret ederlerdi. Bir onlardaki zevkin garipliğine, bir kendimdeki isteğin şiddetine bakarak ve dediğim olanakların bölünüşündeki gizli sebebe akıl erdiremeyerek donar kalırdım. Dünyada en çok acıdığım şey, dilediğim gibi gereğince kullanmayı başaramadığım Tanrı vergisi yeteneğimdir. Zavallı yeteneğim o kadar genişleme isteği gösterir, o kadar çırpınırdı ki, bendeniz gibi kendisine saygı göstermez bir insafsızdan ayrılıp başka bir vücuda geçmek istiyor sanırdım. Tanrı, bir kuluna bu kadar ilerleme isteği verir de niçin çevresini başa çıkılmaz engellerle çevirir? Bilmem!.. Başka bir kuluna engeller musallat etmez de niçin ilerleme isteği vermez? Yine bilmem!.. Ya niçin isteğin birazını ötekinden alıp berikine, başarı sebeplerinin birazını berikinden alıp ötekine vererek bir eşitlik olsun meydana getirmez? Hele burasını hiç, hiç bilmem!.. Yazdıkça üzüntüm artıyor. Artık bu bahsi kapayayım.
Şiirin beğenilmeye değer olan çeşidi bendenizce de sözce ve anlamca düzgün olanıdır. Şiirin böylesinden nasıl nefret edebilirsiniz ki, bu hal sizin gibi duygulu bir bilge olmaya değil, duygusuz yaratılmış bulunmaya bağlıdır. (...) Nesri nazımdan çok sevmekte dahi düşüncenize katılabilirim. Çünkü, buyurduğunuz gibi, düşünceler nesirle daha genişlikle, daha özgürlükle tasvir olunur. Fakat bir türlü inkâr edemem ki, nazımla güzel tasvir olunmuş bir düşünce bendenizi nesirle tasvir olunandan daha çok etkiler. Bazı ileri gelen kimselerin birçok âşıkane nesri sakin sakin dinledikleri ve fakat bir sevda beytini işitir işitmez kendilerinden geçerek raks etme derecelerine vardıkları tarihçe kanıtlanmıştır. ( ...)
İnsanlar üzerine ne zaman mı iyi sanım vardı? Çekilgence (münze-viyane) yaşadığım zaman. Evet. O vakit, "insanlar" denilen yaratıkların en gariplerini temiz yürekli, birbirleri için iyilik ister, birbirlerine yardım eder şeyler sanırdım. Bu iyi sanı ile birlikte, kimse ile görüşmeyişim çelişir mi görülüyor? Pek güzel! Bu hal ile nerede yaşadığımı unutmadınız ya? Varna'da. O Varna'da ki, hiç kimsenin hatırlatma ve isteklendirmesiyle değil, ancak doğal bir eğilimle Tuna gazetesine ufak tefek yazılar yazıp gönder-
meye başladığım zaman bunları gazetede okuyanların bir çoğu okul öğretmenine böyle şeylerle uğraşmak yakışmayacağını bildirerek hevesimi, kalemimi kırmaya çalışmış; hele Fransızca okumaya başladığım vakit bağnazların dedikodusu büsbütün çoğalmıştı. Demek olur ki, düşüncemi gereği gibi eğitebilecek adam göremediğim için çekilgeyi seçiyor muşum. Değil mi? (...) Ben istediğim düşünce ilerlemesinin meydana gelmesine aracı olabilecek insan arıyordum. Yoksa beni düşüncemden döndürmeye çalışacak adamlarla görüşmekten hiç bir yarar beklemiyordum. Düşüncemin sınırlı kalmasına yardım edecek bir adamla görüşeceğime, evimde yalnız oturur da bir kitap okurum. Hiç olmazsa tabiatımı sıkacak dırıltılardan kurtulmuş olurum. (...) Yetenekli bir genç düşününüz ki, her şeyi öğrenmek istiyor da hiç bir şeyi istediği gibi öğrenemiyor. Çünkü araç bulamıyor. Dünyada her mutluluğu elde etmek istiyor da bu gidişle hiç bir şeyi elde edemeyeceği yargısma varıyor.'Yine umutsuzluğa kapılmıyor. Çalışıyor, çalışıyor! Bir haftada öğrenilebilecek kolay bir şeyi sekiz ayda öğreniyor, ya da öğrenmekten umudunu kesip kalıyor. İşine yarayacak kitapları olsun edinmek şöyle dursun, bunların adlarını bile kimseden haber alamıyor. Sıkılıyor, sıkılıyor! Engeller denilen belâlarla ölünceye kadar çarpışıp şu halde en büyük belâ olan hayattan kurtulmak çaresine baş vuracağı geliyor. Acımaz mısınız? (...) insanlara düşman değilim. Tersine, hepsinin iyiliğini isterim. Fakat, görüştüğüm, dost edinmeye çalıştığım bir insan, düşüncemin iyiliğini değerlendirmeyecek olursa pek üzülürüm. (...) Birlikte yaşanmasından memnun olacağım adamlarla yaşamaya başlamak mutluluğunu elde edebilsem bende kişiden-kaçarhk mı kalır? Kişiden-kaçarların ilk tecrübeli öğütçüsü ben olurum. Lâkin sanırım ki ne siz bana öyle sadık dostlar bulabilirsiniz, ne de ben şu kişiden-kaçarlığımı bırakabilirim, efendimiz!
(Ahmet Mithat-Muallim Naci: Muhâberât ve Muhâverât, mektup 7, 1301)
Sadeleştiren: Cevdet KUDRET
Bu yazıyı paylaşın