Efendim!
Önemsiz mektubumu ilgiyle karşılamanız hoş bir önemseme sayılsa yeridir.
îsteklendirmeye gelince: Ben gerçekten sizin destekleyiciniz olabilirim. Bu savlamayı tanıtlamak için şu yanıtınız yeterli tamktır. Ben size o mektubu yazmamış olsaydım siz de bana bu yamtı vermezdiniz. Yine siz Victor Hugo' nun özyaşamını - yazınla ilgili kimi düşünceler ekleyerek - kaleme almamış olaydınız ben de o mektubu yazmaya gerek görmezdim. Demek ki siz de benim destekleyicim oldunuz. Hizmetlerimiz aslında birbirini karşılıyor, bir ölçüde ödeşiyoruz.
Şu "bir ölçüde" sözünden dahi anlaşılacağı gibi, "ödeşiyoruz" deyiminden "Artık alıp verecek kalmadı" anlamı çıkmaz. İnsanlar her zaman düşünce alışverişinde bulunmalıdırlar ki ilerleyebilsinler. Aslında yeryüzünde gördüğümüz her türlü ilerleme, hep bu yolda meydana gelmemiş midir ?
Dediğiniz gibi, iyi kullanılmak koşuluyle "eleştiri"nin büyük yararları nasıl yadsınabilir ki bunun önemsenmemesi durumunda hiç bir düşüncenin, hiç bir şeyin düzeltilmesine ve güzelleştirilmesine çaba göstermemek gerekir. Oysa insanların - birinci kişinin ortaya çıkışından beri - hiç bir vakit yanlışlıktan ve yanılgıdan uzak kalabildikleri yoktur. Bundan ötürü, eleştiriye gereklik duyulmayacak bir olgunluk çağının görülmeyeceğine inananlar yanılgıya düşmüş sayılamazlar sanırım.
Burada konu dışı birkaç söz söylemeye zorunluluk görüyorum: Tenkit2 sözcüğü doğru olmadığından onun yerine intikat3 denilmesi gereği geçenlerde kimi Arapça bilenlerce gazetelerde ileri sürülmüş ve yanlış olan böyle bir sözcüğün kullanılmaması istenilmiş idi.
Bu konudaki incelemem eksik ise de tamamlanacak olsa sanırım ki bu kişilerin dedikleri, yani Arap dili ustalarının tenkit demedikleri ortaya çıkar. Oysa Arapların bu sözcüğü kullanmamalarından bizim de kullanmamamız gerekir mi, burasım pek anlayamadım.
Araplar, kendi sözcüklerinin kurallarına uymakta bizim gibi sıkılık göstermiyorlar. Bize ne oluyor ? Bu, sanki, mal sahibinin gönlü olduğu halde dellâlın razı olmamasına benziyor.
Şimdiki Arapların tenkit sözcüğünü kullanmakta olduklarını haber vermek istemiyorum. Şimdiki Arapça yazışmalarda, Arapçamn kurallarına pek çok aykırı şeyler bulunduğunu söylemek istiyorum. İster tenkifi kullansınlar, ister kullanmasınlar. (...)
Tenkit sözcüğü bizim dilimize intikaftm daha tatlı geliyor. Bununla birlikte, intikafı da kullanıp duruyoruz. Şimdi Arap bunu kullanmamış ya da kullanmıyormuş diye kaldırıp atalım mı? Arap beğenmiyorsa biz beğeniyoruz. Eğer biz Arap'm keyfine bağlı kalacak olursak, çokça yazı yazmakla uğraşan ilgili kişilerce onaylanacağı gibi, elimize kalemi aldıkça pek-çok ezilip büzülmek zorunda oluruz. Dilimiz varsa onu istediğimiz gibi kullanmak hakkımız da vardır; fakat bu kullanım, yetkililerine bırakılmak gerekir. Yoksa her eli kalem tutan, dili istediği biçimde kullanmaya kalkışacak olursa ne söyleyeceğimizi, ne yazacağımızı şaşırır kalırız.
Bunun tek çıkar yolu, yetkili bir yazın kurulu kurarak Türkçe sayılacak bütün sözcükleri içeren eksiksiz bir sözlük meydana getirmektir. Bu başarıya ulaşılınca, o zaman tenkit de Türkçe sözcükler arasına girer. Bu sözlüğü açan, adı geçen sözcüğü orada yazılı görünce kullanmakta hiç ikircimliğe düşmez. Bunu Arap'ın nasıl kullandığını incelemeyi bile gerekli görmez.
Benim gereksiz görüşüme göre, Türkçenin, Arap dilinin kurallarına uydurulması olmayacak şeylerdendir. Olmayacak şeylerden yana çıkmak ise, akıllı kişiye yakışır bir durum değildir. Bu derim ki: Türk yazarları, dilimizde kullanılması gereken Arapça sözcükleri dahi istedikleri biçimde kullanmak hakkını taşırlar, bundan ötürü her yerde Arap beğenisini gözetmeye hiç bir zorunlulukları yoktur. Fakat yukarıda belirttiğim gibi, bu kullanım, sağlam bir kurala bağlı olmalıdır, yoksa dil bütün bütün alt üst olur.
Örneğin "nezaket" ve "felâket" gibi sözcükleri, kurallara göre yanlışlardan sayarak kullanılmamasını önermek - bunların yerini tutabilecek daha güzel sözcükler bulup herkese kabul ettirmek olasılığı bulunmadığından -dili nezaketten düşürmek, felâkete uğratmak demek olmaz mı?
Gerçekte "fesahat" nedir ? Bir ulusun kullandığı sözcüklerin ve tamlamaların onlarca doğru sayılması değil mi? O halde yazarlarımız hangi sözcüğü, hangi tamlamayı doğru sayarlarsa onda bizce doğruluk gerçekleşmiş olur. Başka ulusların bizim dilimize karışmaları yetkileri dışındadır.
Aslında dil kuralları dediğimiz şey nedir ki? Kullanılış biçimlerinin gösterdiği örneklerin bir yere toplanmasından başka bir şey midir? Demek ki kullanılış kurala değil, kural kullanılışa bağh imiş. Gerçekte kural kullanılışı göstermiyor; kullanılış, kuralı meydana getiriyor. Bizde ise kullanılış var da henüz kural yok! İşte onun için dil kuralları belirlenmiş ulusların ağızlarına bakmak zorunda bulunuyoruz. Yoksa biz de kullanımdan kural çıkarabilecek ölçüde dilin değerini bilen kişiler olabilsek dilimizi sağlam kurallar içine alarak ve günden güne tamamlamaya çalışarak ulusumuzu yüceltirdik. O zaman böyle kuru gürültülerle vakit geçirmeye de hiç gerek kalmazdı.
Bu konudaki değersiz düşüncelerim daha uzunca açıklamalara gereksinme göstermekte ise de bu konunun o denli gereksiz uzatmaya dayanma gücü olmadığından, anılan açıklamaların sunulmasını bir başka zamana bırakarak epeyce uzaklaşmış olduğum asıl soruna dönüyorum. (...)
Birinci mektubum kitabın yalnız önsözüyle ilgili idi. Alt yanlarına ilişkin düşüncelerimi de bölüm bölüm yazar yollarım. Şimdilik bu mektubunuzun kimi bölümleriyle ilgili bulunan düşüncelerimi belirtmekle yetineceğim.
Bilim ve tekniğin gerçek önemi nedeniyle şiire üstünlüğünü, ozanların bunlardan paylarına düşeni almaları gereğini her aklı başında kişi kabul eder. Ancak bir adamın bilim ve teknikte yetkili bulunması iyi bir ozan olmasını gerektirmez. Şiir yeteneği, ayrıca bir Tanrısal vergidir. Bu vergiden payım alan insan bilim ve teknikte ne denli ileri olursa olsun, o ölçüde güzel konuşur.
Şiir yeteneği, söz söyleme yeteneğine benzer: Bir adam ne denli bilgin olsa, söz söyleme gücü yoksa, söylediklerini dinleyenlerin kulaklarına ulaştıramaz. Bir bilgin üstelik ozan da olursa onun yazdığı şeylerde başka parlaklık görülür. Ozan olmayan bir bilginin öğrencisi olan bir ozan, yine ondan öğrendiği bir bilgiyi, öğretmenin dahi ağzını açık bırakacak bir güzel biçimde anlatabilir. îşte burası yalnız bilgin olmaya değil, ozan da olmaya bağlıdır.
Bir düşüncenin gerçeğe yakınlığı ölçüsünde ilgi görmesi ve gerçekten uzaklaştığı ölçüde hoş karşılanmayışı dahi bir gerçekse de, ozanlık yönünden bakılırsa güzel bir düş'ün güzel bir nitelik taşıdığı ve gerçeğin güzelliğinden pay almış olabileceği de yadsınamaz.
Şiirin düş giysisinden baştan aşağı arınması, bir güzelin güzelliğini artırmaya yarayan göze hoş görünür giysisini çıkarıp da kendisini çırılçıplak bırakması gibi olur. Bununla birlikte düş, gerçeğe bir kat daha parlaklık vermek için kullanılmazsa elbette çirkin görünür.
Gerçeği düş ile süsleyebilmek önce gerçeği bilmekle olur. Bu nedenle bilgisizden ozan olmaz. Bir kendini bilmez ozanlığa yeltenirse, anlamsız söz söylemeye heves ediyor demek olur. Bu durum ise anlamlı sözü sevenlerce o denli hoş görülmez ki en güçlü bir ozan güç anlatabilir.
Matematiğe olan yüce eğiliminiz her halde övme ve kutlamaya değer. Biz sizi ozan olarak görmüş olsaydık bu denli memnun kalmazdık. Çünkü bize şiirseverden çok, bilgili kişi gerek!
Şiir de aslında bir teknik sayıldığı halde bu ilerleme çağında kendisini sizin gibi teknik bilgisi olan kişiye bir kat daha beğendirecek ölçüde yük-selmezse utansın! ( ... )
Ozan denilecek adamın nasıl olması gerektiğini burada istediğim gibi söyleyemedim. Olanak elverirse başka bir yerde ozanı daha çok büyütmeye çalışırım.
"Ozanı daha büyütmeye çalışırım" deyişimi bu sanı alacak adamı gerçek ozan ne demek olduğunu bilmeyenlere betimlemek isteğinde bulunduğumdan dolayıdır, yoksa ozanı büyütmeye çalışmak ne gerek! Zaten büyük olamayan ozan olamaz ki...
Bununla birlikte, ozan sanını alamayanlar arasında bu sanı alanlardan daha büyük adamlar bulunabileceğini geçmiş ve çağdaş ünlü kişileri gözden geçiren hiç bir kimse yadsıyamaz. İnsanlarda belirmekte olan Tanrısal verimliliğin sonu yoktur. Şu kadar var ki bir adam her hangi uğraş dalında ise o dalda kendisiyle ortak bulunanlar hakkında başkalarına oranla daha çok yakınlık gösterir. Bu da herkesin eğilimi nedeniyle kendine benzeyen özdeşini öbürlerinden çok sevmesi doğal olduğundandır.
Muallim Naci
(Muallim Naci-Beşir Fuat: Intikat, istanbul 1304, s. 20-25, 26-28, 33-34)
1 Beşir Fuat (1852?-18537-1887), Bizde doğalcılığın (natüralizm) öncülerindendir. Victor Hugo'nun ölümünden (1885) yaklaşık olarak bir buçuk ay sonra, onun hakkmda bir kitap yayımlamıştır. Bu, bizde ilk eleştirmeli özyaşam kitabıdır. Muallim Naci'nin bu kitabı beğendiğini bildiren bir yazısı üzerine, aralarında, çeşitli yazın ve dil konularına ilişkin mektuplaşma başlamıştır. Bu mektuplar, daha sonra bir kitapta toplanmıştır.Bir gazete ilânından, Intikat adlı bu kitabın, 1887 yılı haziraınnda yayımlandığım öğreniyoruz. Ancak, Beşir Fuat aynı yılın şubat ayında intihar ettiği için, kitabın yayımlanışını görememiştir (M. Orhan Okay, Beşir Fuat, istanbul 1969, s. 177).
2 Tenkit: Eleştiri. Bu sözcükle, anlamdaşı "intikat" sözcüğü üzerinde mektupta kimi görüşler öne sürüldüğünden, her ikisi de metinde olduğu gibi bırakılmıştır.
' İntikat: bkz. not: 2.
Sadeleştiren: Hikmet DİZDAROĞLU

Bu yazıyı paylaşın