Muallim Naci'den Beşir Fuat'a 2

Efendim,

Mektuplaşmamız pek tuhaf gidiyor. Sanıma göre ben birinci mektubu yazalı bir yıl kadar oldu! Demek oluyor ki bu süre içinde ben ve siz üçer mektup yazmışız. Ne hızlı yazar kişileriz!

Ben üçüncü mektubumu altı ayda yazmıştım. Siz de üçüncü mektubu­nuzu hemen o kadar bir sürede yazdınız, bana ayak uydurdunuz.

Her hangimize bu gecikmelerin nedeni sorulacak olsa, sanırım ki "İşin iyisi altı ayda çıkar." demekten başka bir uygun yanıt bulamayız.

A kardeş! Uğraşılarımız çok, boş vaktimiz yok.

Biz saat sekizde daireye gidip dokuz, dokuz buçukta dönen beylerden miyiz ki bu konuda takışmaların amacı olabilelim!

Ne ise, ben işte dördüncü mektubumu da yazmaya başlıyorum. Bakalım tamamlanmasını ne zaman başarabilirim!

Bunu başladığım gün bitiremem. Yazı masamın üzerinde üç dört türlü iş bekliyor. Onları kim görsün? Geciktirilmesi elde değil ki yarına bıraka­yım.

Sizinle söyleşmek için yalnız ders araları kalıyor. O da pek az geliyor.

Artık bir kez başladım değil mi? Ardını bırakmam. Şimdiden şurasını bilginize sunayım ki bunun yanıtını öyle aylarca geciktirmeyiniz. Ben de bir daha bu denli geciktirmeyi uygun bulmayacağıma size işte söz veriyorum.

Mektuplaşmamız bir güzel tartışma örneği olacak da onun için biraz daha   uzamasını   istiyorum.

Şimdiye dek birbirimize hiç bir acı söz söylemedik. Bizde böyle tar­tışmanın geçtiği görülmüş müdür? îki tartışmacı çıkar, tartışmaya başlar. 

Biri saldırır, öbürü de karşılık vermeye çalışır. Tartışma kavga rengini alır. Ortada amaç kaybolur. Bir dırıltıdır gider!

Ne belâ şey! Bakınız gerçeğin açığa çıkması için en güzel araç olmak gereken tartışmadan, kötüye kullanılırsa, nasıl çirkin sonuçlar çıkıyor!

Böyle birkaç tartışmada ben de bulundum. Fakat istemeyerek! Durup dururken hiç kimseye saldırdığımı anımsamıyorum. Tartışmacılar her za­man bana saldırırlardı. Ben de zorunlu olarak karşılık verirdim. Bizim ül­kede - ister bir saygısıza karşı olsun - susmayı güçsüzlüğe yorarlar. Bir ölçüde sert yazdığım savunmalar insaflı kişilerce hoş görülür sanırım. Ne yapayım? Melek değilim.

Bu durum sonradan sizin de başınıza gelmedi mi ? Bir aralık tartışma­cılara "Konudan sapmayınız. Bilimsel tartışma küfürleşme değildir. Tartış­macılar saygılıca davransınlar. Ortadaki sorun çözümlensin bitsin. Kavga biçiminde olan tartışmadan ne çıkar ? Böyle şeyler yararlı olmaz, can sıkar. Herkes okumaktan, dinlemekten bıkar." diye gazetelerle öğüt verdiğiniz halde sonradan gördüğümüz saldırılara karşı olgunca yaradılışınıza uygun düşmeyecek   biçimde   savunmalar   yazmıştınız.

Amacım, "Davranışınız sözünüze uymadı!" demek değildir. Adamı zorluyorlar da onu söylemek ve size de onaylatmak isterim.

Avrupa uluslarından, ilerleme konusunda geri kalışımızın nedenlerin­den biri de dilimizin öğrenilmesindeki güçlük olduğu yadsınamaz.

Fransızcamn çocuk oyuncağı olduğuna, altı ayda öğrenilebileceğine, Oysa Türkçeyi öğrenmek için en azından on yıl çalışmak gerekeceğine ina­nan kişilerle söyleşemem; çünkü -nedendir bilmem! - öteden beri böyle şeylere aklım ermez.

Düzgünlüğü ve yetkinliği meydanda olan bir dile "çocuk oyuncağı" ne­den denilsin ? Böyle bir dil altı ayda nasıl öğrenilebilsin ? Özellikle Türkçeyi öğrenmek için en azından on yıl çalışmak niçin gereksin?

Bir dilin kaç yılda öğrenilebileceği, onun ortada öğretim yöntemleri bulunmakla, birçok okullarda denenmekle anlaşılır. Bizim dilimizin öyle şeyleri var mı ya ? Henüz bir yazım kitabımız yok. Türkçe öğrenecek bir ço­cuk "gelür" mü yazsın, "gelir" mi? "Sözcük kaç türlüdür?" diyene "üç" mü desin, "beş" mi, yoksa "dokuz" mu?

"Bir Fransız altı ayda değilse de üç yıl öğreniminden sonra isteğini doğ­ru biçimde anlatma gücünü kazanabilir; oysa bizde on yıl öğrenim görmüş olanlarda o ölçüde anlatma gücünü bulmak çoğu kez olanak dışıdır. Arap­ça ve Farsça deyimler ve tamlamalarda bir eksikliği görülür." buyruluyor. Neden  görülür?  Apaçık ki  öğrenimin  yetersizliğinden!

Bir kez dil düzen altına alınsın da bakınız üç dört yıl öğrenim gören bir yetenekli kişi dosdoğru düşüncesini anlatabilir mi, anlatamaz mı! Fakat böyle karmakarışık giderse on yılda değil, on yılda dahi eksiksiz Türkçe öğrenilemez.

Kanımca, üç dört yıl çalışan yetenekli genç bir Türk benim kadar doğ­ru Türkçe yazabilir.

"Benim kadar" deyişime özel bir anlam vermeyiniz. Ben Varna'da bir mahalle okulunda Kur'an, tecvit1 okudum. Sülüs2 yazdım. İşte o kadar.

Sonra medresede emsile,3 bina,4 Maksut/ avamil,6 izhar7 okudum. Biraz da rik'a8 yazdım. Bu da işte o kadar.

Bundan fazla olarak öğretmenden yararlanışım, birkaç maani9 der­siyle birkaç Gülistan10 öyküsü görmekten öteye geçmez.

Bir kez düşününüz: Ortaokul dahi görmemiş, hiç bir dairede çalışmamış, kimseden yazma dersi almamış bir adamın bu kadarcık Türkçeye alışıncaya dek ne derecelerde güçlük çekmiş olması gerekir!...

Ben bunca güçlüklerle kazandığım şu yatkınlığı, yetenekli, çaba göste­ren bir Türk gencine üç dört yılda aktarabilirim.

Türkçeyi doğru yazmak için Arapça, Farsça bilmek gerekli midir? Hayır! Türkçeyi doğru yazmak için yalnız Türkçeyi çok iyi bilmek gerektir.

Bu nasıl olur? Dediğimiz gibi bir dilbilgisi kitabı, bir sözlük meydana getirmekle!..

Bunlar yapılmadıkça dilimizin öğrenilmesi yeterince kolaylaştırılamayacaktır.

Bunları kim yapacak? Orasını bilmem!..

"Avrupa dilleri nasıl Latin ve Yunan dillerinden yararlanmışlarsa, biz de öylece Arapça ve Farsçadan yararlanmışız. Bu dilleri doğru yazıp söyleyebilmek için Latin ve eski Yunan dillerinin kurallarım ayrıca öğren­meye gerek yoksa Türkçe için de özellikle Arapça ve Farsçanm kurallarım öğrenmeye gereksinme duyulmamahdır." diyorsunuz. Ben de derim ki: Sanıma göre Avrupa dillerinin Latin ve Yunan dillerinden aldıkları sözcükler az çok değiştirilerek kendilerine mal edilmiştir. Bir Avrupa dilinin dışardan aldığı bir sözcük o dilin söyleyişine uyarak büsbütün onun malı oluyor; öyle ki, o sözcüğün önceki durumuyle sonraki durumu arasındaki ayrıma bakanlar onun örneğin Latincelikten büsbütün çıktığı yargısına varıyorlar. Arapçadan, Farsçadan aldığımız sözcükleri oldukları gibi kullanıyoruz. Hemze11 çıkarmak, hemzeyi  "ya" gibi okumak, "ya"yı elif biçiminde yazmak, "p"yi "b" biçiminde söylemek, zamme'ye12 karşılık kesre13 getirmek türünden birtakım değişikliklerimiz varsa da bunlar Avrupa dillerinin dışardan aldıkları sözcüklere verdikleri biçimlerle bir tutulamaz, geçersiz şeylerdir. Bundan ötürü bizce Arapça ve Farsça kuralları - gerektiği ölçüde -öğrenmeye kesin gereksinme vardır. Türkçeyi doğru yazmak başka türlü olamaz. Bununla birlikte "gerektiği ölçüde" dediğim Arapça ve Farsça kuralları bellemek pek güç bir şey değildir. Belletmenin yolunu bilmeli! Arapçanın, Farsçanın ayrıca öğrenilmesi çok gereklidir. O yine başka sorun.

Ortada eksiksiz bir Farsça dilbilgisi yoksa da - dediğiniz gibi - şimdiki Arapça öğretimi de bütün bütün yakışıksızdır. (...)

"Düzyazı" ve "nazım" adlarıyle ikiye bölünen "söz" ya güzel ya da çirkin. Güzel olursa - düzyazı olsun, nazım olsun - yazından sayılır. Çirkin olursa - düzyazı olsun,  nazım olsun - yazından sayılmaz.

Yazından sayılmayan söze "şiir" denilememek gerekir. Çünkü her hal­de  "şiir" kavramı  "yazın" kavramının içindedir.

Öyle ise bir sözün "şiir" adını alabilmesi yazından sayılmasına bağlı­dır,  manzum olmasına değil.

Bir söz manzum olur da yazından sayılmaz. Buna "şiir" denilemez. "Hayvan" kavramına girmeyene "insan" denilebilir mi?

Mademki söz yazından sayılabilmek için güzel olmak gerekiyor, ma­demki söz manzum olmakla güzel olmak gerekmiyor, "şiir" denilecek sözün kesinlikle manzum olması gerekmez. Örneğin Fuzulî'nin ünlü Şikâ-yetname'sindeki "Selâm verdik, rüşvet değildir diye almadılar" sözü güzel­dir, bu nedenle yazından sayılır. Buna "şiir" diyenlere bir şey diyemeyiz, fakat yine Fuzulî'nin bir yanıtımda tiksinmeye değer olduğunu gösterdiğim:

Pare pare  dil-i mecrûh-i  perişanımdan

Ser-i kuyunda gezen her ite bir pare feda14

beyti - bizim beğenimize göre - "şiir" adını alamaz. Nasıl alabilsin ki, ilk önce yazından sayılamaz!

Buna dense dense "nazım" denir. Oysa - yukarıda bilginize sunduğum gibi - manzum bir sözün yazından sayılmaması olabilir. Yazından sayıl­mayan söz ise hiç bir zaman "şiir" olamaz.

"Yazın" denen güzel sözlere insan ruhu tutkundur. Bu tutkunluğu doğurmayan hiç bir söz yazın niteliğini taşıyamaz. Yazın içinde ruhun en çok tutkun olduğu sözler şiirdir. Diyebilirim ki:

"Yazın, ruhun tutkun olduğu güzel sözlerdir. Şiir, ruhun en çok tutkun olduğu  güzel  sözlerdir."

Bu tanıma göre şiir yazının en seçkin türü olmak gerekir. Bu nedenle her şiir yazından sayıldığı halde her yazından sayılan söz şiir olamaz.

Bu anlatım düzyazı ve nazmı kapsar. Bir söz manzum olur da şiir ola­maz. Kısacası, şiir hem düzyazı, hem nazım biçiminde belirebilir. Bir söze -manzum olduğu için - "Şiirdir" denilemeyeceği gibi - düzyazı olduğu için - "Şiir değildir" de denilemez. Şu var ki, insan yaradılışı manzum olan şiire düzyazı olan şiirden daha çok eğilimlidir. Örneğin yüksek, güzel bir anlam düzyazı ile "şiir" denilecek biçimde anlatılsa, yine o anlam nazımla da "şiir" denilecek biçimde anlatılsa insan nazmı düzyazıdan daha çok sever. Hele nazımda bir de "uyak"tan yararlanılırsa bütün bütün güzellik kazanır. Bunun içindir ki, insana uyaklı nazım uyaksız nazımdan hoş gelir.

Sanırım ki "şiir"in öteden beri "ölçülü ve uyaklı söz" diye tanımlan­ması - bilginize sunulduğu gibi - insan yaradılışının manzum sözü düzya­zıya, uyaklı nazmı uyaksız nazma yeğleme eğiliminde bulunmasından doğ­muştur. Yoksa şiirin kesenkes manzum, uyaklı olması için gerçek bir gerek­lilik yoktur.

Manzum söze "şiir" diyorlar. Çünkü bu ada en lâyık görülecek ilgi çekici sözler nazım arasında bulunuyor.

Biz ruhun tutkun olduğu güzel sözlere "yazın" demekle birlikte bu sözlerin içinde ruhun en ziyade tutkun olduğu güzel sözlere "şiir" diyoruz. Manzum ya da düzyazı olmasını önemsemiyoruz. Bununla birlikte "şiir" denilebilecek bir sözün manzum olmasından - düzyazı olmasına oranla -daha çok hoşlandığımızı itiraf eyliyoruz. Biz "şiir"i düzyazı ve nazma genelliyoruz, onlar nazma ayırıyorlar. Bu ayırma genelleşmiş. "Şiir" de­nildiği gibi "ölçülü ve uyaklı söz" anımsanıyor. Oysa - yukarıda gösteril­diği gibi - öyle ölçülü ve uyaklı sözler var ki "şiir" olmak şöyle dursun, bayağı "yazm"dan dahi sayılamıyor. Tersine, öyle düzyazılar var ki bence manzumelere üstün bulunuyor.

Kanıma göre "söz" yaratılalı "şiir" vardır. (...)

Ölçü, uyak yokken şiir vardı. Hiç söz olur da şiir olmaz mı?

Bu durumda şiirin nazım anlamına kayması ortaya çıkmaz mı?

"Gerek felsefeyle, gerek öbür bilim ve tekniklerle ilgili birçok yapıt­larda şiir için belirlemiş buyurduğunuz nitelikleri taşıyan parçalara rast­lanıyor." buyuruyorsunuz. Olunmayacak mı ya! Herkesin şiiri bir türlü değil. Yaradılışlar değişik. Benim güzel gördüğümü siz çirkin görebilirsiniz. Tersine, ben de sizin güzel buluduğunuzu çirkin bulabilirim. Bir söz ki sizce güzel değildir, onu - manzum olsun, düzyazı olsun - şiir saymanız olasılığı var mıdır? Sizce "îki kez iki dört eder." bir şiir olabilir. Çünkü yüceliği, güzelliği onda buluyorsunuz.

Bir köylü:

Karpuzu kestim sulandı

Çevrem boynuma dolandı

sözüne bayılır, onun şiiri odur. Bir kentli bundan hoşlanmayabilir, çünkü onun da şiiri başkadır.

Çaya gittim susuzum

Susuzum uykusuzum

sözünde ne yücelik, ne güzellik bulabilirsiniz? Hiç, değil mi? Oysa onu en güzel bir şiir olmak üzere sayan yaradılışlar vardır.

"Biz birtakım ne söylediğini bilmez bilisiz kişilerden söz etmiyoruz." demeyiniz. Dünyada şiirsiz adam olamaz. Şiir "umut" gibidir.

Varna'da sülüs,15 nesih16 yazılarından diploma alacağım zaman yaz­dığım bir iki parça yazı, kenarları süslenmek üzere Şumnu'ya gönderilmişti. Aradan birkaç ay geçti. Bunlardan bir ses çıkmadı. Büyük bir istek ve acı ile bekler dururdum. Bir gün üzüntüm arttı. Bir kâğıdın üzerine şu sözcükleri yazıverdim:

Bakarım yollara kıtam17 gelmedi

Yezit herif kıtacığrm yapmadı

İşte o sıralarda bu, benim en güzel şiirim idi. Çocukça bir ezgiyle kendi kendime okudukça gözlerimden yaş akardı.

Sonra bunu öğretmenime gösterdim. Meğer birkaç yerinde yazım yan­lışı varmış. Düzeltti. Bir de "aferin" verdi.18

Ben bu sözümü henüz şiir olmak üzere okurum. O denli üzüntüyle söylemiş idim ki hâlâ anımsadıkça göğüs geçirmemek   elimden   gelmez.

Oysa sonraları:

Ben ne Mesihî ne Mesîhâ-demim

Zevki hakikatte arar âdemim19

gibi sizin bile övmek zorunda kalacağınız nitelikte sözler söyledim. Bu şiir de o değil mi?   îkisi de şiir!

Kısaca, ruhu en çok büyüleyen sözler şiirdir. Bu, doğaldır. Şiire "ölçülü ve uyaklı söz" demek ise yapmadır.

Bu konuda doğallık, elbette yapaylığın önüne geçer. Çünkü insanın hiç beğenemeyeceği bir söz manzum olabilir. Pek beğeneceği bir söz de düz­yazı olabilir. Ötekine şiir demek, berikine dememek zorunda mıdır? Hangi söz ruhunu en çok büyülüyorsa ona "şiir" der. Çekiciliği onun altında bulunanlara şiir dememekle birlikte "yazın" diyebilir. Kendisince hiç bir değeri olmayan lakırdılara - salt manzum olduğu için - "şiir" demedik­ten başka "yazın" dahi demez.

Yazacağınız yanıta göre bu konuda istediğiniz genişlikte açıklama yap­maya hazırım.

Muallim   Naci

(Muallim Naci-Beşir Fuat: întikat, istanbul 1304, s. 85-92, 95-97, 98-101)

1  Tecvit: Kur'an'm doğru ve güzel okunması kurallarını öğreten bilim.

2  Sülüs: Arap harfleriyle bir yazı türü.

3  Emsile: Arapça dilbilgisinin, eylem çekimim inceleyen dalı; bu dalla ilgili kitap.

4  Bina : Arapça dilbilgisinin, eylem çatılarım inceleyen dalı; bu dalla ilgili kitap.

5  Maksut: Ünlü bir Arapça dilbilgisi kitabı.

6  Avamil: Arapça sözcüklerin nasıl okunacağım öğreten dilbilgisi dalı; bu dalla ilgili kitap.

7  İzhar: Arapça dilbilgisinin bir dalı; bu dalla ilgili kitap.

8  Rik'a: Arap harfleriyle bir yazı türü.

9  Maani: Arapçada, sözcüklerin kullanılışım ve sözdizimini konu alan dilbilgisi dalı.

10 Gülistan; İran ozanı Sadî"nin (12137-1292) ünlü yapıtı.

11   Hemze: Arap alfabesinde, "elif, vav, ye, he" harfleri üzerine konulan özel işaret.

12  Zamme: Arap alfabesinde, sözcüklerin doğru okunması için kullanılan üç işaretten biri.
Türkçesi "ötre"dir ve "o, ö, u, ü" ünlülerini karşılar.

13  Kesre; Arap alfabesinde, sözlüklerin doğru okunmasını sağlayan üç işaretten biri. Türk­
çesi "esre"dir ve "ı, i" ünlülerim karşılar.

14 Anlamı: Parça parça olmuş yaralı ve perişan kalbimden sokağının (köyünün) başındaki
her ite bir parça feda olsun.

15  Sülüs: bkz. not: 2.

16 Nesih: Arap harfleriyle bir yazı türü.

17 Kıta: Muallim Naci'nin, kenarları yaldızlanmak için Şumnu'ya gönderdiği yazılar.

18 Aferin: Eskiden, okullarda başarı gösteren öğrencilere verilen ve kırmızı mürekkeple yazılan
başarı belgesi.

19 Anlamı: Ben ne Hırıstiyanım, ne de Isa gibi nefesi güçlüyüm. Beğeniyi gerçekte arayan
kişiyim (Divan şiiri geleneğine göre, Hazreti İsa'nın mucizelerinden biri, nefesiyle, ölüleri diriltmek ve sayrıları iyileştirmektir.)

Sadeleştiren: Hikmet DİZDAROĞLU

Bu yazıyı paylaşın