4 Eylül 1914 (17 Eylül 1914)
Sofya'dan istanbul'a gidip " .. ."ı gören ve benim arkadaşımdan bir zata "..." odası kapısında bir münasebetle ismim zikrolunması üzerine "...'" aynen:
—Onun yüzünü şeytan görsün.
Diyor, istanbul'a gelip bu gibi insanların yüzlerini görmek beni üzecektir.
Bundan başka birtakım insanlar vardır ki benimle gayet samimi arkadaş gibi göründükleri halde, bilmem geçmişin bazı anlaşmazlıklarından mı nedir, hakkımdaki fikirleri daima menfidir. Meselâ " .. ."in beni biraz methetmesi üzerine, bu meth-ü senanın ne suretle aleyhime tefsir edildiğini sen pekâlâ bilirsin ve ben zannediyorum ki bâzı kimseler - halde ve gelecekte hiç bir anlaşmazlık zemini kalmamak ve bu suretle vatan ve millete hizmet (!) eylenmiş olmak itikadiyle - benim, her ne suretle olursa olsun vücudumu kaldırmayı dahi caiz görebiliyorlar. Bu suretle düşünmekte ne kadar haksız olduklarını izaha lüzum görmem. Çünkü siz benim fikir ve hislerime değil, kalp ve vicdanıma nafizsiniz.
Pekâlâ bilirsiniz ki benim bütün hayatımda, bu ana kadar takibettiğim gaye hiç bir vakit şahsî olmamıştır. Her ne düşünmüş ve her neye teşebbüs etmiş isem daima memleketin, milletin ve ordunun nam ve menfaatine olmuştur. Hiç bir zaman şahsımın teferrüt ve temeyyüzünü nazarı dikkate almamışımdır.
Eğer o fıtratta olsaydım, maatteessüf sergüzeştçiliğe pek müsait olan muhit ve vaziyetlerde fırsatlar eksik değildi. Bugün dahi mesleğim mazide olduğumun aynıdır. Gayesi vatan ve milletin kurtuluşu ve ordunun ıslahı noktasına matuf olan ve bu gayeyi nezih ve her türlü şahsî hislerden uzak olarak takibedenlerle beraber çalışmak bence pek şerefli bir iş olur.
Bu şartın olmayışı halinde memlekete zararlı olmaktan Allah beni korusun. Katiyen, şahsî iğbirarını birtakım menfi teşebbüslerle tatmine kalkmak adiliğine tenezzül etmem. Azamî yapacağım şey, istifa edip mütevek-kilâne maişet temini esbabına tevessülden ibaret olur.
Hangi tarafın galip geleceğine dair olan kanaat-i fikriyemi söylemekten hazer ederim. Nazik ve mühim bir devre içinde bulunduğumuza şüphe yoktur. Almanlar, büyük ve hayrete şayan bir saldırı ile müteaddit Fransız kalelerini çiğneyerek sağ cenahı ile Paris'i geçip Fransız ordusunu - arkası İsviçre'ye olmak üzere - sıkıştırdı. Bu, Almanların yegâne maksadı olduğunda ve ona da muvaffakiyet elverdiğinde herkes aym fikirde idi. Ve bütün dünya artık son ve katî meydan muharebesine ve onun neticesine intizar ediyordu. Halbuki bu neticeye mukabil, Alman ordularının Fransız ordusu karşısında yüzlerce kilometre geri çekildiği görüldü.
Doğuda Ruslarla Almanlar ve Avusturyahlar arasında cereyan eden vakalarda Doğu Prusya'da Ruslar bozuldu, fakat güneyde Rusların pek üstün kuvvetleri karşısında Avusturya ordusu çekiliyor; batıda Fransız ordusu taarruza hazır. Binaenaleyh Alman ordusu serbest değil. Doğuda Rus ordusu üstün ve Avusturya ordusu çekilmeye mecbur.
Vaziyeti şöyle tefsir edebiliriz: Almanlar, Fransız ordusunu katî meydan muharebesiyle henüz mağlup edemeyeceklerini ve Avusturya ordusunun üstün Ruslar karşısında daha ziyade karşı koyamayacağım görerek batıda bütün ordu ile geri çekilerek nisbeten doğuya yaklaşmak ve sonra Fransız ordusu karşısında bir müdafaa ordusu terkederek geri kalan ordulanyle doğuya dönüp Avusturya ordusuyle birlikte Rus ordusunu vurmak istiyorlar.
Pek güzel; fakat bu defa Rus ordusu geriye, doğuya çekilmeye başlarsa ve bu orduyu yakalayıp ezmek mümkün olamazsa ve diğer taraftan Fransız ordusu mukavemet için yardım talebine mecbur olursa bu defa yine doğuda Ruslara karşı bir müdafaa kuvveti bırakıp garbe mi dönülecek? Ve böyle mekik gibi bir doğuya, bir batıya gide gele Alman ordusunun hali ne olur?
Aziz kardeşim, hürriyet ilâm günlerinde bilmem nerede nutuk çekmeye kalkıp da iki şaklak üzerine hitabet kürsüsünden inen ve "niye indin?" sualine karşı: "Ne... şaklak ettiler ya, demek iş bitti!" diyen ağanın hali olmaz mı? Bu hikâyeyi sen söylüyordun, şaklak mı, tapsın mı sen bilirsin.
işte bugünkü halimizi mizah diliyle ifade etmek istersek acaba aynı cümleyi tekrar edemez miyiz?
Mustafa Kemal
1 Bu kişinin Enver Paşa olduğu sanılmaktadır.
(Sadi Borak: Atatürk'ün Özel Mektupları, istanbul 1970, s. 38)
Bu yazıyı paylaşın