24.01.1987
“Bütün bunlar çok gülünç olabilirdi,
Hüzünlü olmasalardı böyle” (Lermontov)
Sevgili Naci,
Beydili dedikleri Antep’in kuzeyinde, Adıyaman sınırına üç km. uzaklıkta bir köy. 850 nüfuslu. Antep yolundan beş-altı kilometre kadar içeride. Ocağa bağlı on altı köy daha var. Ancak aşı zamanları gidiliyor. Araba yok çünkü. Üç tanede sağlık evi var. Hiç biri yok tabi. Sadece birine yeni bir ebe geldi o kadar. Zaten ocakta da bir hizmetliyle bir ebe var. Sağlık memuru askerde, hemşire bir iki ay önce gitmiş.
Beni verdiklerine göre Antep’in en kötü yeri olmalı. Gene de eskisine tercih ederim. Üç haftada yüz hasta baktım. Bundan sonra daha da düşer sanırım. Eğer köylüler yer ve araç sağlarlarsa ebe olan köyde de (yıprandığından okunamıyor) yapmayı düşünüyorum.
Personelle aram iyi. İki kez (biri benim biri ebelerden birinin doğum günüydü) içtik, oynadık, eğlendik. Böyle bir yerde büyük nimet.
Köyün üç tane minibüsü var. Ekmeğim ve gazetem her gün geliyor. Bir buçuk tonda odun aldım. Evim sıcacık şimdi. İlk geldiğim gece kar yapmıştı, beş gün boyunca ocağın odunlarını yakmak zorunda kaldım. Bu tip şeyleri sevmediğimden çoğunlukla soğukta oturdum. Sonra havalar güzel gitti. Bugün tekrar kar başladı.
Bütün bunları sorduğun için yazdım. Yoksa hiçbiri umurumda değil. Rölantide yaşıyorum, anlayacağın. Bir gün Bahri’yi al gelde “Rölanti Osman” diye bağırın kapımda. Yaşamla iki bağım var şu sıralar; içki ve müzik. Bir de mektuplar sahi.
Her zamanki gibi paramı çabucak ve akılsızca harcadığım için iki haftadır Antep’e inemiyorum. Oysa şu an kasalarla biram olmasını isterdim. Günlerdir yarı aç yaşıyorum. Yakında Bob Geldof benim içinde bir konser tertip edebilir. Ya da maaşımı alır almaz çözmeliyim açlık sorunumu.
Lojmandayken teybim bir dakika bile susmuyor. Sonuna dek sömürüyorum müziği. İlk geldiğim akşam, daha eşyalarımı yerleştirmeden, teybimi açıp “Ne me quittes’pa”yı dinledim. Şu sıralar çoğunlukla Simon Garfenkul, Yavuz Top, Sezen Aksu, en çokta Yeni Türkü’nün Bahar Şarkısı ( Yağmurlu günlerde seviş benimle / Kuşlar çinko damı gagalarken…) ve Özdemir Erdoğan’ın Aşkımızı Şarkılarda Yaşasın kasetini dinliyorum. Ara sırada “El pueblo unido jamas sera vercido”.
Hepsinin ötesinde tepemde bir “petit amour” bulutu dolaşıyor. Gün yirmi dört saat, küçük, tatlı, sevimli, cesur ve utangaç bir ….. düşünüyorum. Uykularda uyandığım bile oluyor. En sevdiğim salatayı da arayıp sormaz olursam Orhan Veli’ye döneceğim.
Elbet olmuştu, geçmişte buna benzer şeyler. Farkı; bu kez gıyabi kalmayabilir. Yaşanabilir yani. Hem karşılık bile bulabilir. Kumkapı’dan bin beş yüz kilometre uzakta olduğuma göre kanyak içip bitirmekte mümkün değil. Kürek çekip “Gule Sengem”i söyleyecek gondolcu da yok buralarda. Üstüne üstlük bedenim Eros’un oklarına dayanamayacak kadar zayıf.
İşte sorun da bu. Hep en güçlü olduğum zaman tanımayı düşünmüştüm Elsa’yı. Oysa şimdi… Alaboralık neyse ne ters dönmüş kaplumbağa gibi serilebilirim yere. Ve bir daha yürüyemem, koşamam, beyaz atlıların peşinde kılıç oynatamam.
Biliyorum bunları okur okumaz kaleme sarılıp “tırsma, yaşa sonuna kadar yaşa” türünden şeyler yazacaksın. Oysa ben KORKUYORUM. Yaşamımda korktuğum bir sürü şey oldu hep. Oysa bu seferki hepsinin yaptığından daha fazla yıkabilir beni. Kafayı düzleyebilirim sonunda, Çehov’un köy hekimi gibi duygusuzlaşabilirim, son bir cesaretimi toplayıp sahneyi terk etmekte var. Köprünün tam ortasında hem de ve kıyıda bulunmuş delik bir şapka.
Ya da ilk kez nasıl bağlayacağımı bilmeden bir cümleye başlarım. Belki de kuracağım en güzel cümle olur. Mutluluk pastasından payıma düşeni almamak için gösterdiğim katır inadına son verirsem gece yıldızla dolabilir ve yıldızlar masmavi titreşir uzakta.
Gördüğün gibi bu yaşa geldim ve hala kararsızım. Aydın Hüseyin duysa amma kızardı. Büyük olasılık, bu günler bu kararsızlıkla geçer ve bu işte biter.
Her neyse “CE LA VİE” ve de “ Qui viura verra / Et ca ira, et qa ira.
Sen ne yapıyorsun? Necla nasıl? Hüseyin maça gittiğinde yerinde derse giriyor musun? İsmail hiç mektuplaşmadığını yazmış. Onun için ayrıca yazmıyorum sen aktarırsın. İtalyancaya nereden çalışıyor? “Yan kendine İsmail”in tamamını gönderebilir misiniz bana?
Ben İspanyolca çalışacağım fakat hiç sözlük yok. Sendeki küçük sözlüğü gönderebilir misin? Daha iyisi Ankara’da ki kitapçılardan veya İspanyol filolojisinden İspanyolca-Türkçe, İspanyolca-İngilizce veya İspanyolca-Fransızca bir sözlük bulabilir misin? O kadar rölantideyim ki İstanbul’a gitmek hiç gelmiyor içimden.
Bir de Leonard Cohen’in kasetlerini istiyorum. Ve de Daryuş’inkini. Sende mi Ali Bey’de mi kaldı yoksa?
Yıldırım’dan haberin var mı? İyi mi ki burjuva mı oldu yoksa?
Gelecek olursan diye yazıyorum, köyün minibüsleri saat on iki-yarım arası Antep’ten Mağarabaşı denen mahalden kalkıyor. Ayrıca o civardan daha geç saatlere dek Araban minibüslerine binebilir ve oradan taksiyle gelebilirsin.
Sahi unutmadan Helga’dan haberin var mı? Gelirse ya da yazarsan bana yazmasını isteyebilir misin?
Gördüğün gibi, bir yığın şeyi merak edecek kadar yaşamla ilgiliyim hala. Özellikle elime kalemi alınca baya cesur oluyorum.
Onun için çabuk yaz, çok yaz, bağır, çağır, kız, tavsiyelerde bulun. Hepsine ihtiyacım var burada.
İyisi mi bana yeşil bir fular gönder, boynuma sarar, gece trenlerine binerim. Sokaklarda mızıka da çalarım.
Bitirirken özlemle kucaklarım.
Herkese selam.
Osman ÖZTÜRK




Bu yazıyı paylaşın